Tag Archive for 'Eleştiri'

Sex and the City

Bu yazı Sinem Duman tarafından yazılmıştır.

Sex and the city tam anlamıyla kadınlar matinesi gibiydi.. Sinema salonundan bahsediyorum.

Salonda o kadar az erkek vardı ki olanlara acıdık resmen .

Dizinin en büyük takipçilerinden biri olan ben filmde hayal kırıklığına uğrayacağımı zannetmiştim, genelde öyle olur, en azından Türkiye’de yapılan örneklerinde.

Fakat öyle olmadı, burada diziden tek değişiklik kıyafetlerin daha da ön planda olması, sanki katalog çekimi veya bir defile gibiydi. Tabii biz kadınlar görselliğe ve özellikle güzel kıyafetlerin güzel vücutlara giydirilmesine hayran kalıp bir an olsun kendimizi onların yerine koyduğumuz için, bize müthiş bir göz banyosu oluyor bu film.

Teması yine aşk, fakat bol acılı bir aşk..Carrie yani Sarah Jessica Parker’ın 10 yıldır çektiği aşk acısı yetmiyormuş gibi filmde bunun 1000 katı kadar bir acıyı daha kısa bir süre zarfında çekiyor. Ama sonunda mutlu ayrılıyor filmden, onca yılın acısını çıkarıyor adeta. Ama dikkati çeken en önemli mesaj; evliliğin nasıl ve niçin var olduğu. Birçok formalite aslında gerekli midir bunu sorguluyor. İnsanın kendisini de sorgulayabileceği bir film aslında. Soru şu; her şeyin basit ve sade olduğu zamanlarda insan daha mı mutlu olur? Sevdiği insan yanındayken diğer detaylar ne kadar gereklidir? Bu tür sorular film boyunca insanı daha doğrusu kendi adıma beni düşündüren sorulardı. Filmde bir diğer tema ise, dizide olduğu gibi arkadaşlıktı, birbirileri için herşeyi yapabilecek ve birbirlerine inanılmaz bağlı 4 kadın. İşte bu gerçekten hepimizin ömür boyu ihtiyaç duyacağı ve filmin en özendirici tarafı sanırım..

Ufak not: Filmde insanların New York’ a aşk ve marka için geldiklerini anlatılıyor ve bunu kesinlikle kanıtlıyor. Markalar hiç yapmadıkları kadar reklam yapmışlar filmde, ve sanki gerçek hayatta o markalardan başka bir şey giyilmiyormuş hissi yaratılmış. Yinede dediğim gibi görsellik muhteşem, kıyafetlerin hepsi aklımda nerdeyse.. 

Bayanlara kesinlikle tavsiye ediyorum, beyler siz gitmesenizde olur….

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Bakış Açısı (Vantage Point) 2008

Bakış Açısı, Vantage PointBakış Açısı, İspanya’da bir barış konuşması yapmaya gelen Amerikan Başkanı’na yapılan bir  suikasti ve onu korumakta olan gizli servis elemanlarının hikayesi anlatıyor. Tabii bu olaylar hem bu kişilerin, hem teröristlerin hem de bunlar dışında bir kaç kişinin bakış açılarından anlatılıyor.

Film adından da anlaşılacağı üzere değişik bakış açılarından aynı olayı anlatıyor. Açıkçası bence film oldukça iyi başladı. Hızlı bir başlangıç, değişik ve akıcı bir kurgu. Buraya kadar gayet güzel aynı olay, farklı kişilerin bakış açılarından birleşmeye başladıkça ortaya güzel bir durum çıkıyor. Bu süre içinde gerek aksiyon sahneleri gerekse efektler oldukça iyi. İhanetler göz önüne çıktıkça ve olaylar biraz açıklanmaya başladıkça film sizi biraz daha içine çekiyor.

Tam iyi bir film seyrettiğinizi sanırken, film birden yokuş aşağı gitmeye başlıyor. Bilinen klişeler, ve Jack Bauer taklidi bir durum içine giriyoruz.  Neyse ki oyuncuların iyi olması ve hızlı aksiyon çekimleri gibi şeyler yüzünden bunların pek farkına varmıyorsunuz ama film ilk yarım saatteki performansından uzaklaşıyor.

İyi başlayıp, orta derecede devam eden film ortalama, hatta belki ortalama bir aksiyon filmi olma yolundayken filmin sonu geliyor. Açık söylemem gerekir ki filmin sonu bence bir filmde gördüğüm en kötü en idiotik sonlardan biri. Sanki birisi çıkıp da yönetmene “Hadi kardeşim zaamn doldu, iki dakika içinde bitir.”  demiş gibi bir durum söz konusu.

Sinan’ın Notu: 6/10

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Cengiz Han (Mongol)

Cengiz Han (film 2008)Cengiz Han’ı ilk duyduğumdan beri hep sevmişimdir. Dolayısı ile sinemada bir Cengiz Han filmi görünce de gitmemek olmazdı. Bu arada burası bir sinema blogu olmadığını hatırlatmak isterim, son üç yazının hep filmlerle ilgili olması tamamen tesadüf. Jumper filminin çıkar çıkmaz ani bir kararla Cengiz Han’ın gece yarısı seansına girmemizin büyük bir katkısı var. Neyse filme geçelim.

Her ne kadar yabancı (yabancı derken Amerikan sineması dışında kalanlar) filmlere şüphe ile yaklaşan biri olsam da gerek fragman ve afişlerinin çekiciliği, gerekse filmin kahramanı yüzünden filme isteyerek gittim. İyi ki de gitmişim. Cengiz Han iyi bir filmde olması gereken her şeye sahip. Tamam, belki ehrşeye değil ama bir çok şeye.

Birincisi son derece güzel çekimlere,  oldukça müthiş ve gerçekçi savaş sahnelerine sahip. Oyuncular rollerinin haklarını son derece iyi vermişler. Japon aktör Asano, Cengiz Han rolünde oldukça iyi. Ama Jamoka rolünde Çinli Honglei Sun daha da iyi. Diğer oyuncular da rollerinin haklarını vermişler.

Bence fimi bu kadar hoş kılan özelliklerin başında da filmin tarihsel gerçeklere bağlı kalmış olması. Cengiz Han’ı batılıların her zaman anlattığı vahşi, cani, kelimenin tam anlamı ile barbar olarak tasvir eden yaklaşımlarındansa film Cengiz’i bir insan olarak gösteriyor. Dünya’nın en büyük fatihlerinden birinin o hale nasıl geldiğini daha gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatıyor.

Filmin Moğolca olması da bence hoş ve iyi bir değişiklik. (Özellikle aksanlı İngilizce konuşan mağara adamlarından sonra)

Bu arada bana göre filmde eksik olan bir iki nokta var.  Bunların bir tanesi Timuçin’in biraz ilahi biri olarak kayrıldığını yansıtmaya çalışan kısımlar. Diğeri ise Timuçin’in bir anda Cengiz Han’a dönüşmesi. Arada geçen zamanda Moğollar’ı nasıl topladığı onları tek bir lider altında nasıl birleştirdiğine pek fazla zaman ayrılmamış.

Söylendiğine göre Rus yönetmen Sergei Bodrov aslında bu hikayeyi bir üçleme olarak düşünmüş. Kimbilir belki de devam gelir.

Kesinlikle tavsiye ederim.

Sinan’ın Notu: 8/10 (on üzerinden sekiz)

imdb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Jumper

Jumper (2008)Bu cumartesi günü Jumper adlı filme gittik. Açıkçası filmin fragmanları oldukça hoştu. Ama film fragmanları kadar iyi çıkmadı diyebilirim. Filmin konusu oldukça basit aslında.

Kahramanız David Rice (Hayden Christiansen) bir gün farkına varır ki, kendini istediği an istediği yere “ışınlayabilmektedir”. (Jumper = zıplayıcı ismi de buradan geliyor.) Bu özelliğini keyfe keder devamlı kullanmaktadır. Ama onun bilmediği bu özelliğe tek sahip olanın kendisi olmadığıdır. Bu özelliğe sahip kişiler uzun zamandır ortada dolaşmaktadırlar ve bu süreden beri onları yakalayıp öldürmeye çalışan “paladin” adı verilen ayrı bir grup vardır. Sonuç olarak David Rice’da kendini bu savaşın içinde bulur.

Aslında filmi seyrederken sıkıldığımı söyleyemem. İlgiyle izleniyor. Özellikle kendini istedğin yere ışınlayabilmek özelliği ve Dünya’nın farklı yerinde farklı manzaralar güzel anlar. Ama bence problem eldeki fikrin (kendini ışınlama) sadece bir fikir olarak filme aktarılmış olması. Yani film sadece bu özellik üzerine kurulmuş gibi görünüyor. Ortada bir hikaye yok, bir karakter gelişmesi yok. Güzel bir fikir, hikaye yok.

Ama gene de filme gidip güzel bir vakit geçirebilirsiniz. Derinliği olmadan, bir şey anlatmaya çalışmayan, iyi bir fikir etrafına, sadece fikre dayanılarak yapılmış bir film.

Sinan’ın Notu: 6/10 (On üzerinden altı)

imdb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

İhtiyarlara Yer Yok (No Country for Old Men)

No Country for Old Men (2007)Ben bir sinema profesörü değilim, ama çok film seyreden, seyrettiğimi anlayan biriyim. Bu yüzden bu yazıyı okuyanlardan eğer anlayanlar varsa rica ediyorum bana anlatsınlar. Nedir bu film? Neler oldu? Bu filmi bir şaheser yapan ne? Çünkü bana kalırsa yer yer oldukça sıkıcı, bugüne kadar seyrettiğim tüm filmler arasında en anlamsız sona sahip bir filmdi.

Film, 1980 yılında Teksas’ta antilop avlayan bir bir adamın (Josh Brolin) tesadüfen bir uyuşturucu pazarlığına denk gelmesi ile başlar. Pazarlık sırasında bir şey ters gitmiştir ve oradaki herkes ölmüştür. Adamımız orada çanta içinde bulunan 2 milyon doları kapar ve gider. Fakat başta av peşinde koşan adamımız bundan sonra av durumundadır. Peşinde ise psikopat bir katil vardır.

Film oldukça ağır bir tempoya sahip. Yavaş ilerliyor. Yavaş ilerlemesi yetmezmiş gibi (özellikle ikinci yarıdan itibaren) anlaşılmaz durumlar ortaya çıkıyor. Öyle görünüyor ki film yapanlar filmlerini ne kadar karmaşıklaştırıp anlaşılması güç hale getirirlerse o kadar iyi oluyor gibi kanı var. Sanki film sadece, biz yapılanların tersini yapalım mantığı üzerine kurulmuş.

Sevgili katilimiz Anton Chigurh (Javier Bardem) ilk sahneye çıktığı anda elleri kelepçeli olarak başlıyor ondan sonra da bir daha durdurulamayan bir “Terminatör” olarak etrafta dolaşıyor. Ama maalesef film boyunca karakteri hiç gelişmiyor. Şerifimiz ise (Tommy Lee Jones) arada sırada ekrana çıkıp filozofik bir şeyler geveliyor o kadar. Bir iki sözü komik ve güzel ama onun haricinde bir özellikle abartılı güneyli aksanı ile tam bir gevelemeye dönüşüyor.

Arada alakasız hikayeler de var. Bir ara Woody Harelson tarafından oynanan bir ödül avcısı geliyor ve gidiyor. Şerifin çölün ortasında yaşlı bir adamla (kimin nesi bilemiyoruz) yaptığı bir sohbet var. Tamamen alakasız.

Filmin iyi tarafları da var. Oyuncular oldukça iyi, özellikle Javier Bardem gelmiş en iyi psikopatlardan biri. Filmin çekimleri falan da oldukça güzel. Filmin klişeleri takip etmemesi farklı bir akışa sahip olması da iyi bir durum. Ama tabii bir şeyin bokunu çıkarınca olmuyor. Öldürme ve ölme sahneleri de oldukça gerçekçi ve iyi çekilmiş. Ayrıca eskiden vahşi batı olarak anılan yerin hala oldukça vahşi görüntüleri de hoşuma gidenler arasındaydı. Ama bunların hepsi güzel bir şekilde birleşmediği için bence olmamış.

Sonuçta eğer filmlere Atilla Dorsay tipi bir yaklaşım içinde değilseniz, sahnelerin hangi açıdan, hangi merceklerle çekildiği sizin için önemli değilse bu film size oldukça sıkıcı gelecektir. Bana geldi. Demek ki anlamadığım bir şeyler var. Başta dediğim gibi, eğer birileri çıkıp da bu filmin neden çok iyi olduğunu bana anlatırsa çok sevinirim.

Sinan’ın Notu: 4/10 (On üzerinden dört)

imdb’de No Country of  Old Men

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Canavar (Cloverfield 2008)

Cloverfield 2008Açıkçası Canavar filmlerini severim. Dev gibi bir yaratığın New York’u (ya da başka bir şehri) yerle bir etmesini izlemek bence çok eğlenceli. Ama nedense son zamanlarda adam gibi bir film yapmayı kimse beceremedi. Cloverfield de aslında bir canavar filmi. Bu kadarı isimden de anlaşılıyor. Tabii filmi yapanlar filmin sürpriz etkisi artsın diye alakasız bir isim koymuşlar, yani bilmeden gidince etkisi fazla olsun diye. Ama bizim film firmalarımız çok zeki! olduklarından filme “Canavar” adını vermişler. Neyse bu ayrı bir konu, biz filme geçelim.

Devamı için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tanrı Yanılgısı

Tanrı Yanılgısı - Richard DawkinsYaklaşık bir ay önce bir kitapçıyı gezerken “en çok satanlar” bölümünde “Tanrı Yanılgısı” adlı bir kitap dikkatimi çekti. Genel de çok satanlar bölümüne pek uğramadığım ve de neler olduğunu bilmediğim için kitabı inceledim. İlk fark ettiğim Richard Dawkins tarafından yazılmış olmasıydı. Aslında Dawkins, Dünya’da çok satanlar listesine girmiş bir sürü kitabın da yazarı. Özellikle The Selfish Gene (Gen Bencildir), The Blind Watchmaker (Kör Saatçi) ve River Out of Eden (Cennetten Akan Irmak) çok ünlü ve neredeyse her eleştirmenden pozitif yorumlar kitaplar. Bense kendisini BBC kanalında seyrettiğim bir kaç belgeselden tanıyordum. Bu kitabı da ilk yayınlandığı sene olan 2006′dan beri “en iyi satanlar listesi”deymiş.

Devamı için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Hitman (2007)

Hitman (2007)Bilgisayar oynayanlar bilir, aslında Hitman popüler bir bilgisayar oyunudur. Ajan 47 adında bir suikastçinin maceralarını takip eden bu oyun değişik konusu ve popülerliği yüzünden film yapıldı.

Bizim de geçen gün bu filme gitme şansımız oldu. Her ne kadar Mısra’yı ikna etmem biraz zaman aldıysa da, sonunda filme gitmeyi başardık. Aslında film için anlatılıcak pek birşey yok. Sonuçta bir aksiyon filmi ve daha fazlasını vaad etmiyor, vaad etmediğini de zaten vermiyor.

Hareketli sahneler, bolca vurdulu kırdılı güzel dövüş sahnesi var. Tabii bilgisayar oyunun da olduğu gibi etrafa saçılan bir sürü kanı da unutmamak lazım. Bu arada filmin bir kısmı da İstanbul’da geçiyor. Şahsen ben şaşırdım, çünkü normalde değerli! basınımız hemen bu konuyu gündeme taşırdı.

Filmde benim en çok dikkatimi çeken ise muhteşem bir güzellik oldu. Yo Rus kızdan bahsetmiyorum. benim bahsettiğim Audi S5.

Sonuçta, daha önce de belirttiğim gibi film vaad ettiğini veriyor ama daha fazlasını değil. Yani başka bir seçeneğiniz varsa onu değerlendirmeyi düşünebilirsiniz. Ama sıkıcı bir film de değil. Gidiyorsunuz, seyrediyorsunuz çıkınca da hiç hatırlamıyorsunuz (Audi S5 hariç). Boş zaman geçirmek için ideal bir film.

Sinan’ın notu 6.5

Filmin IMDB sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kabadayı (2007)

Kabadayı (2007)Sona zamanlarda bir sürü Türk filmi çekilir oldu. Bunlardan çoğu saçma sapan, yılışık, filmler. Belki de bu tür filmler yüzünden Türk filmleri beni pek çekmiyor. Ama doğruya doğru bazen arada güzel filmler de çıkıyor. Kabadayı filmi de bunlardan biri.

Filmin konusu kısaca şöyle:
Eski zamanların ünlü ve amansız kabadayısı Ali Osman uzun süre önce tövbe etmiş olaysız bir hayat sürmektedir. Fakat bir anda ölüm döşeğindki eski sevgilisinden bir oğlu olduğunu öğrenir. Oğlunun aşık olduğu bir kız vardır. Fakat aynı kıza genç bir kabadayı daha aşıktır. Sonuçta Ali Osman oğlunu kurtarmak için Devran ile karşı karşıya gelir.

Bu kadarı heryer de var zaten. Asıl eleştiriyi okumak için tıklayın.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ali Saydam’a bir cevap da benden

Ben daha yeni gördüm. Ali Saydam denen adam Akşam gazetesinde 8 Aralık 2007 tarihinde Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de! başlık bir yazı yazmış. Bu yazıya blog çevrelerinden bir kaç cevap gelmiş. Mesela Osman‘dan, Flynxs‘den ve Volkan‘dan. Ben de kendimce bu konu ile ilgili yorum yapıyorum.

Bilmeyenler için kısaca söyleyeyim, Ali Saydam halen Bahçeşehir Üniversitesi’nde iletişim konusunda dersler veriyor. Aynı zamanda IPR üyesi. Bunları yazmamın amacı şu: Ali Saydam denen adam iletişim ve halkla ilişkiler konusunda eğitim veren bu işin piri olduğunu iddia eden bir kişi.

En son yazısında Facebook’a vermiş veriştirmiş. Facebook’un güveni yitirince gözden düşeceğini ve bir iletişim aracı olarak faydalı olmayacağını anlatmış. Bu kendi görüşü. Ne de olsa bu işin uzmanı olan o.

Fakat ondan yazdıkları daha da ilginç. Demiş ki:

Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı.

Bu tam bilmeden anlamadan konuşmak demek. Belki yazılarında kendine ulaşılabilecek kendisi ile iletişim kurulabilecek bir yol gösterseydi. Bunu ona anlatacak birileri çıkardı.

Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…

Bunları derken eminim ki Dünya’nın en büyük şirketlerinin bir blog konseyi kurduğundan haberi yok. Buradan bakabilirsiniz. Tamam, diyelim ki bu da şahsi ve profeyonel bir görüş. Olabilir. Ama daha sonra söyledikleri beni adeta dehşete düşürdü.

Çok yakında bu internet anarşisine birileri dur diyecek mutlaka…

Benim e-şerefsiz dediğim, adını, adresini, kimliğini gizleyerek etrafındakileri hiçbir mesnete dayanmadan boklamayı şizoid bir zevk ve/veya çıkar unsuru haline getirmiş manyaklar ortada dolanıyor. Bunların etkisini -yasal süreçler tamamlanana kadar- ortadan kaldırmanın tek yolu, işini düzgün yapmaktan ve yaptığını düzgün ifade etmekten geçer. Daha, ev ödevini adam gibi yapmadan internet jonglörlüğüne soyunmanın yollarını aramaktan değil…

Bu düpedüz sansüre destek vermek demek. Ve bunu yapan kişi bir üniversitede öğretim görevlisi ise, gazetesinde ki köşesinde sansürü, yasakları destekleyen birisi olunca ben de sadece insaf diyebiliyorum.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Altın Pusula (The Golden Compass 2007)

The Golden Compass, film afişiBu pazar günü ani bir karar ile Boat Show’a gitmek yerine sinemaya gitmeye karar verdik. Seçtiğimiz film ise Nicole Kidman ve Daniel Craig’in başrollerini paylaştığı Altın Pusula oldu. (hmm Atilla Dorsay tipi bir cümle oldu :) )

Film, paralel bir Dünya’da geçiyor. Bu dünyada insanların ruhları hayvan şeklinde cinler olarak ortaya çıkıyor. Filmin konusu da ruhu, onsuz bomboş olacak bedeninden ayırmanın sonuçları ile ilgili. Aslında konu olarak filmin konusu ilgi çekici.

Peki film de bu kadar ilgi çekici mi? Devamı için tıklayın.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Beowulf (2007)

Beowulf (2007)Dün akşam Mısra’cığımla beraber Beowulf’u seyretmeye gittik. Biz 3 boyutlu seyrettik. Tavsiye ederim siz de mümkünse 3 boyutlusunu tercih edin.

Açıkçası ilginç bir film. Bilmeyenler için Beowulf 8 ile 11. yüzyıl arasında yazılmış bir şiir. İngiliz edebiyatının ise günümüze ulaşan en eski yazılı eseri. Tabii bir Kuzey Mitolojisi niye İngilizler’in ilk yazılı eseri onu bilemiyorum. Eğer aranızda eseri okumaya çalışmış olan varsa bilecektir son derece uzun ve biraz da sıkıcı.

Ama neyse ki film sıkıcı değil. Devamı için tıklayın.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu