Perşembe günü Fenerbahçe’nin Lottomatica Roma ile olan maçına gittik. Fenerbahçe maçtan önce ilk 16′ya girmeyi garantilemişti ama bu maçta rakibine on sayı fark atarsa gruptan ikinci çıkacaktı.
Maçın en sonuna doğru beraberlik durumu devam ediyor. Bir Fenerbahçe atıyor bir Roma. Bir dakika kala maç 70-70 oldu. İşte benim anlamadığım durumda burada başlıyor. Anlayan veya doğrusunu bilen biri varsa beri gelsin.
Şimdi kalan dakikada Fenerbahçe on sayı yapamayacağı için maçın uzatmaya gitmesi Fenerbahçe’nin lehine olacaktı. Dolayısı ile Fenerbahçe’nin basket atmaması gerekiyordu. Ama attılar. Bunun üzerine kendi kendimize “Eh adamlar ne atacak ki? İki sayı onlara yetiyor dedik. Ama adamlar gidip basket attılar. Şimdi son hücum süresi Fenerbahçe’ye geçti. Kalan 24 saniye de top dolaştırsalar maç uzamaya gidecek. Ama kendi kendimize gene dedik ki “Ee şimdi adamlar faul yapacak…” Ama yapmadıla, gene anlamadığım bir nedenle Fenerbahçe ve Ömer Onan basketi atabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Ama girmedi. Maç uzatmaya gitti ve neredeyse de on sayı farkı yakalıyorlardı.
Peki de neden kimse maçı uzatmaya götürmek için bir çaba sarfetmedi. Anlayan varsa bir zahmet açıklasın.
Yaklaşık 2 ay önce bende pazarlama unsurlarına ve kışkırtmalara dayanamayıp bir Iphone 3G aldım. Aslında önceki telefonumdan gayet memnundum ve değiştirmeye de niyetim falan yoktu. Ta ki, onunla beraber denize girinceye kadar. Aslında bu benim için şaşırtıcı bir durum değil çünkü bu güne kadar kullandığım hemen her cep telefonumun başına beklenmedik bir kaza ve ömründen önce değişme zorunluluğu geldi. Gördüğünüz gibi bu konuda sabıkamı itiraf etmiş durumdayım. Karşılaştığım sorunda tam burada başlıyor. Benim bu sakarlığımdan Iphone’da nasibini aldı tabiî ki. Hem de 2. ayını bile doldurmadan. Yaklaşık 30 cm boyundaki bir sehpadan kayarak yere düştü ve ekranındaki cam, ters bir bölme işareti şeklinde kırıldı. Buna rağmen telefonun işlevlerinde en ufak bir aksaklık veya arıza olmadı. Sorun sadece tek bir tuş ve koca bir ekrandan ibaret olan telefonun ekranında ki kırığın canımı sıkması. Bunun için önce Turkcell Gold’da mobil hizmet veren arkadaşlardan(telefonunuzu sizden alıp yetkili servise götüren birim) Iphone’un camının kaça değiştirebileceğimi sordum. Cevap “Değişme yok veriyorsun, senin telefonunu belirledikleri bir paraya sayıyorlar, sende yeni bir telefonla takas ediyorsun.” Turkcell’deki arkadaşın bu bilgisi beni tatmin etmeyince kendim Genpa’yı aradım (Genpa: yetkili Iphone servisi). Burada yaklaşık beş dakika beklemeden sonra telefonu açan hanımefendiye telefonun durumunu ve Turkcell’de ki arkadaştan aldığım bilgiyi aktardım ve doğru olup olmadığını sordum. Hanımefendi beni yine beklemeye alıp biraz daha zaman geçirdikten sonra bilgiyi doğruladı ve telefonun takas edilebileceği fiyatı belirlemek için servise götürmem gerektiğini belirtti ve kapattı. Bu durum hala aklıma yatmamıştı. Bu bahsedilen bir teknik servis hizmeti değildi. Sonuçta sadece basit bir cam kırığını değiştirmek yerine tekrar yeni bir telefon parasına yakın bir fiyata telefonun yenisini vermek ne kadar bir teknik hizmet sayılabilir? Tüm bunların yanı sıra, internette yaptığım ufak araştırmayla bu problemin yetkili olmayan iPhone servislerinde takas ettirebileceğimden çok daha düşük bir fiyata yaptırılabileceğini de gördüm. Genpa’yı yeniden aradım. Durumu tekrar anlattım, hanımefendi bana bu telefonların içerisine teknik müdahale yapılamadığını belirtti. Durum böyleyse ben bu telefonun pilini değiştirmek istiyorum dedim. Hanımefendi bu sefer tabiî ki değişir dedi. Ancak, ben pilin diğer telefonlardaki gibi demonte bir şekilde bulunmadığını hatırlatınca tekrar beklemeye aldıktan sonra, buna da müdahale yapılamayacağını, yine takas yapılması gerektiğini, telefonun distribütörü ana firmanın onlara önerdiği uygulamanın bu olduğunu söyledi.
Sonuç olarak hala telefonumda ters bölme işaretiyle dolaşıyorum. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de herhangi, bir elektronik ürünün distribütörlüğünü yapabilmek için teknik servis hizmetleri konusunda da asgari yeterlilik şartları aranıyor. Bilginiz olsun, kullanım kılavuzunda “telefonunuzun camı kırılırsa sakın müdahale etmeyin ve en yakın yetkili teknik serviste camınızı değiştirin” denmesine rağmen Türkiye’ye Iphone’lar ithal edilirken teknik servis hizmetleri için bir asgari yeterlilik aranmamış. Bas bas satan arkadaşlara da sevgiler.
Bugün Google Türkiye Ofisi’nin Ritz-Carlton otelinde gerçekleştirdiği programa katıldım. Programın konusu başlıktan da anlaşılabileceği gibi Internet Reklamcılığı idi. Aslında ilk olarak Google Türkiye Ofisi’ni tebrik etmek lazım. Internet reklamcılığı Türkiye’de henüz yeterli ilgiyi görmüyor. Bu yüzden özellikle reklam ajanslarına ve diğer firmalara bu konuda bir seminer vermenin çok yararlı olduğunu düşünüyorum.
Seminer 09:30′da başlıyordu. Ama bir organizasyon hatası mı desem yoksa Türk insanın hiç bir yere zamanında gidememesi mi desem bilemiyorum ama program başlaması gereken saatte başlamadı. Bunun dışında birkaç organisazyon hatası da vardı. Programa katılanların sayısı belli olmasına rağmen nedense bundan çok ziyaretçi gelmişti. Tabii bunların hepsi içeri alınınca başta ayrılan yerler yeterli olmadı. Kalanların bir kısmı şanslıydı, sağa sola atılan dev minderlere yayıldılar. Ama herkes o kadar şanslı değildi. Bir kısım ayakta kaldı. Bir kısım da (benim gibi) tabure bozması şeylere oturmak ve bel ağrısı içinde sunumları seyretmek zorunda kaldılar. Bunun dışında katılımcılara verilen dosyalar, promosyon amaçlı kuponlar, anketler vs. gibiler de sınırlı sayıda olduğundan bir kısım ziyaretçiye bunlar verilemedi. Ama atalarımız demişler ki “yiğidi öldür hakkını yeme”. Google yöneticileri konuya gerekli özeni göstermeye ve ilgilenmeye çalıştılar. Eksiklerin bir kısmını tamamladılar. Sunumlar bittiğinde eksik dosyaları tamamlamışlardı. Ama hala saatlerce eğri büğrü oturmaktan belim ağrıyor o ayrı.
Google Türkiye iyi bir ev sahibi sayılabilirdi. Sürekli kahve ikramı ve öğlen yemeği ikramı vardı.
Gelelim sunumlara. Sunumlar Google’ın kısa tarihçesi ile başladı. Bunun dışında Google’ın özellikle reklam ile ilgili ürünlerini anlatan sunumlar gerçekleşti. En başta Google Adwords, Adsense ve Analytics olarak sıralamak mümkün. Tabii ki ağırlık Adwords’deydi. Sunumlar genel olarak bu konuda deneyimli kişileri hedef almaktansa ürünleri reklam ajanslarına ve firmalara açıklama yönündeydi. Ama onun dışında ileri düzey kullanıcılara yönelik ipuçları da vardı. Benim açımdan en önemli nokta olayın teknik yönündense Google’ın reklam ürünlerini müşterilerime nasıl anlatabileceğim ve bu ürünleri kullanarak ve yöneterek karşılıklı nasıl kar edebileceğimizi anlatan bölümlerdi.
Google Webmaster Tools konusunda ki sunum ise program içinde en berbat olanıydı. Sunumu yapan kişi (Google değil Bilge Adam’dan) belki konusunu biliyordu ama sunum hem yüzeysel hem de kötüydü. Üçüncü sırada konuşma yapan hanım da (sanırım adı Çiğdem’di) oldukça kötüydü. Ama kötüler burada bitiyor.
Diğer konuşmacılar oldukça iyiydiler. Hem konularına hakimdiler hem sunumlarının içeriği yararlı hem de konuşmaları akıcı idi. En son çıkan ve iki saatlik bir sunum yapan Ömer’in sunumundan oldukça yararlandığımı belirtmek isterim.
En son olarak da komik bir olayla bitirelim. Sunum başlamak üzere, herkes yerlerini aldı ve havalı bir müzikle beraber birisi sahne de yerini almak üzere podyuma çıktı. Ve şöyle dedi:
Herkese merhaba. Ben Microsoft . . . Google Türkiye Pazarlama Müdürü Mustafa İçli. 
Bilirsiniz televizyonlarda bir dizi var adı “Grey’s Anatomy”. Dizi genellikle Dr. Meredith Grey ve onun ve çevresinde gelişen olayları takip eden bir tıp draması. Hatta yanılmıyorsam, kendisi bir şey yaratmaktan aciz birileri, bunun bir taklidini yapmaya çalışmışlardı. Neyse.
Geçen gün babamın kitaplığında bir kitap görünce briaz şaşırdım. Dizinin adı olan “Grey’s Anatomy” aslında “Gray’s Anatomy” adlı bir kitaba gönderme imiş. Gerçek Gray’s Anatomy kitabı aslında doktorlar tarafından bilinen çok ünlü bir anatomi kitabıymış.
1858 yılında Henry Gray adında bir İngiliz tarafından yazılmış. Asıl adı Henry Gray’s Anatomy of the Human Body ama genel olarak Gray’s Anatomy olarak biliniyor. 1858 yılından beri de hala yayında ve kullanılan bir ders kitabı. en son sürümü 39. baskı. Yayıncısına göre 40. baskı Eylül 2008′de yapılacak.
Hani bir şey görürsünüz, ” a o bu muymuş?” dersiniz ya işte kitabı görmek de benim için o tarz bir andı.
İşte o an:

Fazlası için Wikipedia’ya göz atabilirsiniz.:
Bu Cuma akşamı sinemaya gitmek üzere kendimizi ayarladık. Uzun bir tartışmanın ardından da Kanyon’a gitmeye karar verdik. Tabii bu kararı alırken başımıza gelecekleri bilmiyorduk.
İlk önce Kanyon’un üst katında bulunan GBK‘da yemeğimizi yedik daha sonra da acele ile filme yetimek üzere kalktık ve salona gittik. Çünkü film 21:45′te idi biz ise yemeğe oturduğumuzda ise saat dokuzu biraz geçiyordu. Yani filme yetişeceğiz diye yemek boğazımıza dizildi. Neyse 21:45′te salona girdik. Biz girdiğimizde perde de reklamlar oynamaya başlamıltı bile. Yerimize geçtik ve filmin başlamasını beklemeye koyulduk. Gel gelelim film bir türlü başlayamadı. Reklamlar tam yarım saat boyunca devam etti. Ondan sonra film başladığı anda kapanması gereken ışıklar düzelmesi gereken görüntü düzelmedi. Salondan birinin kalkıp gidip makinisti uyarması ile ışıklar on dakika sonra kapandı, film normal sinemaskop görüntüsüne kavuştu. Herhalde makinistin daha önemli bir işi vardı.
Böyle bir durumda başladık filmi seyretmeye. Fakat tabii olaylar henüz bitmemişti. Filmin ilk devresi seyredildi. Antrakt sonrasında koltuğumuza geri döndük. Filmin ikinci devresi başladı. Sanıyorum 30 ile 45 saniye arasında bir zaman geçti. Keanu karşısındakinin kafasına kalın bir telefon defteri ile geçirdi. Ve… film koptu. Bir anda perde bembeyaz oldu, ışıklar yandı. İnsanlar filmin tekrar başlamasını beklerken (5 dakikadan fazla bir süre o şekilde oturduk) adamın biri salona girdi ve teknik bir arıza dolayısı ile filmin gösterilemeyeceğini söyledi. Herkes de durumu kabullenip gişe başına paralarını almaya gitti. Tabii bunlar harcanmış bir Cuma akşamını telafi eder mi ona siz karar verin.
Ne olduğunu soranlara ise verilen cevap olan teknik bir arıza cevabına dikkat çekmek istiyorum. Bu kısaca şu demek: “Kardeşim, siz salaksınız teknik diyoruz işte, sen ne anlarsın ki, bunlara aklın ermez demek aslında”
Sonuçta para iademizi ve fazladan birer davetiyeyi de alarak evimizin yolunu tuttuk. Ama bir daha Kanyon’da sinema fikri geldi mi ikiden fazla düşüneceğim. Parasıyla rezil olmak lafı bu gibi durumlar için icat edilmiş gibi.
15 YTL verip, yarım saat saçma sapan reklamları izlemek ve yarım bir film seyredetmek isterseniz Kanyon çok ideal.
Geçenlerde Teknosa’da bir kampnaya gözüme çarptı. Kocaman harflerle söyle yazıyordu: “Toshiba HD-DVD Player 299 YTL”. Şimdi bu konu pek çoğunuza şaşırtıcı gelmeyebilir. Ne de olsa yeni nesil yüksek çözünürlüklü bir sistem için oldukça uygun bir fiyat sayılabilir diye düşünebilirsiniz. Ayrıca yanında bir kç disk de hediye.
Tabii durum öyle değil. Eğer teknolojiyi biraz yakından takip ediyorsanız, biliyor olmalısınız ki. Yüksek çözünürlük savaşlarında iki format vardı. Bunlardan biri Toshiba’nın HD-DVD’si, diğeri ise Sony’nin Blu-ray’i idi. Fakat bu savaşın sonu bir ay kadar önce belli oldu. Savaşı Sony’nin Blu-Ray’i kazandı. Bunun üzerine de Toshiba artık HD-DVD’nin üretilmeyeceğini açıkladı. Yani bundan böyle HD-DVD (betamax gibi) ölü bir format.
Hatta Amerika’da bir çok satıcı HD-DVD oynatıcıları geri bile alıyor. Bizde ise Teknosa nasılsa alan biri olur diye 299 YTL gibi ucuz olamayn bir fiyattan bunu satmaya devam ediyor. Üstelik satış elemanları size HD-DVD’nin akibetini de anlatmıyorlar.
Dolayısı ile siz siz olun. Teknosa’dan bir şey almadan iyi araştırın.
İşte sözü edilen HD-DVD oynatıcı. Teknosa web sitesinde de satışta.
Büyük ihtimalle haberiniz vardır, Nişantaşı’nda Ocak ayının sonlarında Nişantaşı City’s adlı yeni bir alışveriş merkezi açıldı. Bu cumartesi günü bizde işimiz gücümüz yokmuş gibi buraya gittik. Açık söylemek gerekirse ben bir defa gittim, bir daha da gideceğimi sanmıyorum.
Devamı için tıklayın
Neden bilmiyorum ama senelerdir yılbaşı kutlamaları, hazırlıkları bana artık eskisi heyecanı vermiyor. Her zaman böyle değildi. Hatırlıyorum da eskiden yılbaşı için günler öncesinden hazırlıklar başlar, süslemeler ile özenle uğraşılır, doğru hediyeler seçmek üzere saatlerce süren uğraşlar olurdu. Güzel yemekler yenir, hediyeler hep beraber açılır ve yeni bir yıl coşku ile kutlanırdı. Ama dediğim gibi -en azından benim için- yılbaşıları artık daha sönük. Uzun zamandır yılbaşıları benim için zormalama bir olay havası taşıyorlardı. Zorla eğlenmek için yapılan planlar ve bunların sonunda zaman zaman sıkıcı olan sıradan olaylar.
İlginç bir şekilde bu yılbaşı benim için güzel bir yılbaşı oldu. Mısra’cığım ve birkaç arkadaşımla yeni yılı karşılamak üzere toplandık. Bahçede bulunan kocaman bir çam ağacını süsledik. Bir sürü hazırlıklar yaptık. Ortaklaşa yemekler hazırlandı. Süslediğimiz kocaman çam ağacının yanında -2 derecede yemeğimizi yedik ve yeni yılı kutladık. Ve ben en azından kendi adıma sıkıcı geçen bilmem kaç yılbaşından bu yana ilk kez sıkılmadığım yılbaşı gibi bir yılbaşı yaşadım. Bakalım 2008 neler getirecek?
Not: Bize evini açan ve kusursuz bir ev sahibi olan Berk’e de teşekkürler.
Not2: Fotoğraf çeken arkadaşlarımız henüz fotoğrafları yollamadıkları için muhteşem çam ağacımızı buraya koyamadım.
Not3: Tek kelime: Şömine …
Dün akşam Mısra’cığımla beraber Beowulf’u seyretmeye gittik. Biz 3 boyutlu seyrettik. Tavsiye ederim siz de mümkünse 3 boyutlusunu tercih edin.
Açıkçası ilginç bir film. Bilmeyenler için Beowulf 8 ile 11. yüzyıl arasında yazılmış bir şiir. İngiliz edebiyatının ise günümüze ulaşan en eski yazılı eseri. Tabii bir Kuzey Mitolojisi niye İngilizler’in ilk yazılı eseri onu bilemiyorum. Eğer aranızda eseri okumaya çalışmış olan varsa bilecektir son derece uzun ve biraz da sıkıcı.
Ama neyse ki film sıkıcı değil. Devamı için tıklayın.
Belki bilirsiniz Trivial Pursuit diye bir oyun var. Bilmeyenler için oyun kısaca şöyle; Oyuncular iki takıma ayrılıyorlar. Takımlardan biri diğerine bulunduğu renge uyan kategorideki sorulardan soruyor. Soruyu bilen takım zar atıp devam ediyor. Yani bir tür bilgi yarışması. Bu oyun yurt dışında çok popülerdi. Neyse artık Türkçe’de de var biz de oynuyoruz.
İşte hikayemiz de bununla ilgili. Bir akşam arkadaşlarla oynuyoruz. Kızlara karşı erkekler. Erkek takımın ezici üstünlüğü devam ederken kızların eline şu soru kartı geçti.
Olimpiyat logosundaki halkalardan yeşil olanı hangi kıtayı temsil eder?
Uzun bir tartışmadan sonra takım arkadaşımızın Sağnak’ın da kendinden emin telkinleri yüzünden “Avrupa” cevabını verdik. Tabii cevap başka bir kıta idi. Ama pes etmedik. Soru son derece yanlış. Belli ki Trivial Pursuit oyununu hazırlayanlar ve Türkçe’ye çeviren arkadaşlar paralarını hak etmemiş yeterince araştırma yapmamışlar.
Olimpiyat Halkarı 1913 yılında modern Olimpiyat hareketenin kurucusu Baron Pierre de Coubertin tarafından eski Yunan’daki bir eserden adopte ediliyor. Bu beş halka dünyadaki kıtaları temsil ediyor (Amerikalar tek bir kıta, Antartika ise sayılmıyor). Bu beş renkten en az biri, Dünya’daki tüm ülkelerin bayraklarında mevcut. Pierre de Coubertin bile belirtmiş ki hiç bir halka hiç bir kıta veya ülke ile bağlantılı değil.
İşte araştırmacı blogculuk.
Ayrıca bildirmek isterim bu haksız kazanca rağmen erkekler oyundan galip ayrılmayı bildiler.
Sevgili ağabey, değerli ziyaretçiler ve ilk yazı deneyimini yaşayan ben, hepinize merhaba. Bu interneti kendimi bildim bileli kullanıyorum hemen hemen ama bu sefer ilişkimiz farklı gibi. Farklı derken, sanki bu sefer internet benden faydalanıyor gibi hissettim yani. Kendime başarılar diliyorum.
Her neyse, ben pratik bir adamım, sade ve yalın düşünür ona göre de kendimi anlatmaya çalışırım. Şunu belirtmeliyim ki ağabeyim bundan sonra blog’unda benim yazılarıma yer verirse, bundan sonrakiler için söylüyorum, direk sadede gelirim. Olası yazılarımın içeriğini de şimdiden kestiremiyorum. Sanırım buna biraz da internetle başlayan yeni ilişkimiz yön verecek. Belki ilk yazı için şimdilik bu kadarı da yeter ama hazır iş başındayken bugün beni rahatsız eden bir olayı paylaşmak isterim. Belki ben abartıyorum ama olayı size aktarıyım siz karar verin;
‘Vappiano, Nappio? Ve Merhaba’ başlıklı yazının devamı için tıklayın…
Bu akşam ailece sinemaya Elizabeth: Altın Çağ‘ı görmeye gittik. Gittiğimde bilmiyordum ama sonradan öğrendim ki bu film 1998 yılında gene aynı yönetmen ile çevrilen Elizabeth filminin devamı niteliğindeymiş. Bu ilk film Elizabeth’in nasıl tahta geçtiğini ve nasıl Bakire Kraliçe olduğunu anlatıyormuş. Dedim ya ben bunları bilmiyordum. Ben Elizabeth’i gördüğümde çoktan kraliçe olmuştu.
Kısaca Elizabeth’in kişiliğini ve nasıl bir lider olduğunu anlatan bir film. Cate Blanchett kendi içinde çelişen, dışarıya güçlü bir görüntü vermeye çalışırken için de fırtınalar kopan kraliçe rolünde çok iyi. Film Elizabeth’i bir efsaneden çok bir insan olarak göstermeye çalışmış ve bir noktaya kadar da başarmış. Ama bundan pek fazla birşey de yapmamış. Bu yüzden de bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlayabiliyor. Diğer karakterlerde derinlik ve gelişme yok. Özellikle Sir Sir Francis Walsingham (Geoffrey Rush) karakterinin filme katkısı yok. Sadece Geoffrey Rush gibi bir oyuncu oynatılsın diye konmuş sanki. Ayrıca film yer yer klişe konuşmalarla doldurulmuş ama en azından rahatsuz edici değiller. Clive Owen ise rolüne oturmuş.
İspanya kralı Philip tam bir bağnaz, saplantılı ruh hastası şeklinde canlandırılmış. Bu arada Dünya’nın en büyük imparatorluğunu 10 yıldan biraz fazla bir sürede iflas ettiren bir adam için doğru olabilir. O zaman onu canlandıran aktörü tebrik etmek lazım.
Film süper kostümleri, perukları, yer yer çok güzel çekimleri olan, ama pek haraketli olmayan ve saray geçen bir film. Özellikle İspanyol Donanması’nın yok olduğu savaş sahneleri pek kısa geçiyor. İngilizler’in nasıl olup da kazandığı anlaşılmıyor. Sanki birkaç tane ateş gemişi (ya da sinema da altyazısı ile “kundaklama gemisi”) bütün donanmayı yok etmiş gibi bir hava var.
Sonuç olarak gidilip seyredebilenecek ama seyrettikten sonra da akılda fazla yer etmeyecek bir film. Eldeki malzeme harcanmış gibi duruyor. Belli ki bir tane yaptık iyi oldu, bir de devam filmi yapalım mantığı içinde yapılmış. Ama sıkıcı seyredilmeyecek bir film de değil. Birinci sınıf oyuncuları olan güzel çekimleri olan bir melodrama.
Sinan’ın notu 6/10
imdb.com’da Elizabeth: The Golden Age(2007)
Son Yorumlar