'Eleştiri' kategorisi arşivi

Youtube, Atatürk, sansür, özgürlük ve koyun gibi bir millet

Bugün akşam eve gelince farkına vardım ki Youtube‘a erişim gene yasaklanmış. Ankara Cumhuriyet Savcısı Kürşat Kayral, Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurarak youtube.com sitesine erişimin engellenmesi talep etmiş. Sebebi ise Youtube.com’da Atatürk’e hakaret eden bir video olması. Bunun üzerine de Türk Telekom siteye erişimi DNS bazında yasaklamış. Herkese hayırlı olsun.

Bu sözde yasaklama bir çok yönden saçma ve bence şov amaçlı.

Birinci neden yasağın nedeni. Youtube yasakladın ne oldu? Hakaret eden videoyu sadece Türk’ler seyredemeyecek. Ne oldu yani kendi erişimizi yasaklayarak yapılan hakareti engellemiş mi olduk? Savcı Türk Telekom’dan internete bağlananların bu siteye erişimin engelleyince bütün Dünya’ya ders mi verdi? Bu tarz hakaret eden birisi varsa kendini kötü mü hissedecek? “Bir daha vallahi yapmam, bütün (ve sadece) Türkiye Youtube’a giremeyecek, çok üzgünüm” mi diyecek?

Bu olay için aklıma şu benzetme geliyor: Kalabalık bir ortamdasınız, adamın biri bağıra bağıra size küfrediyor veya sizi o topluma kötülüyor. Siz de buna tepki olarak kendi kulaklarınızı ve arkadaşlarınızın kulaklarını kapıyorsunuz.

İkincisi siteye erişimi engellemek ne demek? Bir video yüzünden milyonlarca videonun olduğu bir siteye erişimi engellemek niye? Ayrıca internet üzerinde video yayını yapabilecek tek ortam Youtube değil ki? Birisi videoyu alıp bir başka yere koydu diyelim, savcı oraya erişimi de mi yasaklayacak? Benim tavsiyem Türkiye’de Internet erişimini tümden yasaklasın daha kolay olur.

Üçüncü kendini bilmez biri Atatürk’e hakaret etti diye tüm Türkiye’ye bir yasak getirmesi. Atatürk adı kendini koruyamayacak mıdır ki bu kadar saçma sapan yasakların ardına saklansın. Atatürk’ün ismi, mirası bu kadar zayıf mıdır ki kendini bilmeyen birinin lafı yüzünden yıkılsın?

Dördüncüsü bir Cumhuriyet Savcısı’nın yani okumuş, aydın, bilgili ve özgürlüğü savunması gereken biri nasıl oluyor da böyle bir uygulama içinde bulunuyor? Hakareti yiyen benim ama benim savcım beni cezalandırıyor. Bravo.

Ama biz zaten bunu hak etmedik mi? Kendini bilmez, ne yaptığını bilmez adamlara paye verildiği için bu günlere gelmedik mi? Çok sayın! medyamız yüzünden buralara gelmedik mi? Gazete köşelerinde kendine gazeteci diyen adamlar internete sansürün doğru olduklarını savunmadılar mı? (Bakınız: Ali Saydam’ın Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de! yazısı).

Diyorum ya, aslında biz bunları çoktan hakettik. Bu yasakçı zihniyet etrafı sararken sesimizi çıkarmadık. Kişisel özgürlükler sınırlanırken kimse sesini çıkarmadı. Bir ülke olarak sansüre, cehalete boyun eğerek bu günlere geldik.

Binlerce blogun, birbirinden faydalı yazıların olduğu, Dünya’nın trafiği en büyük sitelerinden WordPress.com hala mahkeme kararı ile sansürlü, youtube.com’da kapalı ve bunun dışında sansürden payını alan bir çok site daha var. Yarın ne olacak, hoşumuza gitmeyen bir yazı var diye Wikipedia’ya erişimi de mi yasaklayacağız.

Bilmemiz ve anlamamız gereken bir şey var ki, sansür özgürlüğün en temel düşmanlarından biridir. Cehalet içinde hiç bir şeyi umursamayan, koyun gibi bir millet olmaktan kurtulmamız gerekiyor.

Bir de merak ediyorum sözde Atatürk’ü savunduğunu iddia edenler acaba onu neden hiç anlamıyorlar?

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Mustafa Kemal Atatürk

Bu arada Telekom’un sansürü sadece yüzeysel. Burada Wolkanca youtube’a (ve diğer Türk Telekom sansürlü sitelere) girmeniz için bir iki yöntem göstermiş. Bir yöntemde burada var.

Ayrıca isterseniz burada Türk Telekom sansürü ile ilgili bir yazı var.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Türk Telekom’a rağmen Internet

Yaşasın! Tam altı gün sonra ve yaklaşık 20 telefon konuşmasından sonra tekrar Internet’e bağlıyım.

Belki biliyorsunuzdur. Türkiye İnternet erişimi için Dünya’da en çok para ödenen ülkelerin başında geliyor. Tabii doğal olarak kaliteli bir servis beklemek gerekiyor ama gerçek çok farklı. Aynı zamanda Dünya’daki en yavaş İnternet bağlantılarından birine de gene biz sahibiz.

Neyse lafı fazla uzatmayalım. Başıma gelen olay şöyle:

Bundan altı gün önce İnternet bağlantım kesildi. Modemime baktım ADSL sinyali yok diyordu. Nadiren böyle olduğu zamanlar bekleyince bir kaç saniye sonra her şey normale dönüyordu. Böyle olmayınca TTnet’in ADSL destek hattı olan 444 0375′i aradım. Karşıma çıkan kişi bağlı olduğum santralda bir çalışma olduğunu söyledi.

Yapacak bir şey yok. Bekledim. Ertesi gün oldu gene destek hattını aradım. Gene aynı cevap: “çalışma devam ediyor”. Diğer gün geen aradım destek hattını bu seferde aynı cevabı alınca bu kadar kolay pes etmedim. Santral ile direkt görüşmek üzere telefonunu aldım. Çalışmanın ne durumda olduğunu ve ne zaman biteceğini öğrenmek için aradım. Cevap olarak çalışma bitti geldi. Sevindim. Ama tahmin edersiniz ki erken sevinmişim. Gene destek hattını aradım. Gene çalışma olduğunu söyledim. Bu sefer cevap olarak çalışma olmadığını santral ile görüştüğümü söyledim. Hata kaydı aldılar. Hakkını vermek gerekir ki Pazar günü birisi incelemek üzere eve geldi. ADSL sinyali olmadığını söyledi. (Ben zaten başta söylemiştim ama demek ki illa birinin bunu tasdik etmesi gerekiyormuş) Gelen kişi santralı aradı sinyal yok dedi. Beş saniye sinyal ve bağlantı geri geldi. Adam beş dakika sonra problemin düzeleceğini söylerek gitti. Tabii ki Internet gelmedi. Gene telefona sarıldık. Gene destek hattı ile anlamsız ve sonuçsuz görüşmelerden sonra en sonunda ertesi gün santaldaki kişi ile direkt konuşunca sorun çözüldü.

Sonuç olarak söylediklerine göre hattım 4 mb. olduğu için sinyal bozuluyormuş. Tabii ben 2 senedir bu şekilde olduğunu ve problem olmadığını söyleyince, bir iki ilgisiz açıklama geldi. Şu anda hattım hala 4 mb. ve problem yaşamıyorum. Yani açıklama pek geçerli değil. Açıklama doğru bile olsa bu TTNET’in ne kadar abuk sabuk iş yaptığını bir kanıtı olsa gerek. Var olan kapasiteyi arttırmadan devamlı bağlantıları yükseltiyorlar.

Tekel olmanın dayanılmaz hafifliği böyle birşey olsa gerek.

Artık yeter TTNET diyorum. Tek istenilen düzgün servis.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Büyük Hazine: Sırlar Kitabı (2007)

Büyük Hazine: Sırlar Kitabı (National Treasure: Book of Secrets) 2007Bu film 2004 yılında Büyük Hazine adlı filmin devamı niteliğinde. Aslında tam olarak devam demek tam doğru olmaz ilk filmi seyretmediyseniz de bu filmi seyredebilirsiniz. Ayrı macereyı anlatıyor. Filmin kadrosu ise neredeyse aynı. Başrolde gene hazine avcısı Ben Gates rolünde Nicolas Cage var. Aslına bakarsanız filmin kadrosu oldukça iyi. Nicolas Cage, Diane Kruger, Jon Voight, Ed Harris, Harvey Keitel, Helen Mirren gibi oyuncular var.

Bu sefer Ben Gates ve arkadaşları, Ben’in atalarından birinin ismini temize çıkarmak amacı ile bir hazine avına atılıyorlar.

Filmin kendisine gelince biraz karmaşık duygular içindeyim. Aslında düşündüğünüz zaman film bir sürü uçukluklar, saçmalıklar ve akla yatmaycak sahneler ile dolu. Fakat filmi seyrederken bunları düşünmeye pek vakit kalmadığından bence zevkli ve eğlenceli bir film. Yönetmen Hon Turteltaub bu konuda iyi bir iş çıkarmış. Son derece hareketli sahneler ve sık ama iyi yerleştirilmiş espriler ile rahatça seyrediliyor. Filmden çıktıktan sonra çok fazla bir şey ifade edecek bir film değil ama sinemaya gitmek için harcadığınız para ve zamanın karşılığını veren bir film.

Sonuç olarak Nicolas Cage’in karakteri Ben Gates asla bir Indiana Jones değil ama Mayıs 2008′deki Indiana Jones randevusuna kadar idare edecek bir film.

Ben tavsiye ederim keyifle izledim.

Sinan’ın Notu: 7

IMDB sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Strauss Festival Orkestrası ve Balesi

Strauss Festival Orkestrası ve BalesiSalı akşamı, trafikte 1,5 saat geçirdikten sonra Maslak’ta ki İş Sanat’a gelmeyi başardık. Amacımız, Strauss Festival Orkestrası ve Balesi’ni dinlemek ve bu seneki kültür-sanat etkinlikleri vecibemizi yerine getirmek. Söylentiye göre bu okestra Avrupa’nın ünlü orkestralarındanmış. Bana kalırsa pek ahım şahım bir şey yoktu. Orkestra vasatın ancak biraz üstündeydi.

Özellikle ilk yarı uyumak için idealdi. İkinci yarı ise biraz daha iyiydi. Bir kaç neşeli parça (ne de olsa yılbaşı deyince insan eğlenceli bir şeyler bekliyor) beni biraz uyandırdı. Ne ironiktir ki bence konserin en neşeli parçası üçüncü biste çalınan Radetzky Marşı‘ydı. (Radetzky March mp3) İronik, çünkü Valsin Kralı olarak bilinen Staruss aslında Johann Strauss II‘dir. Ama Radetzky Marşı, babasına ait. (Burada hafif manyakça bir durum babanın da oğlunun da adı Johann Strauss. Herhalde Baba Strauss düşünmüş ki; eğer oğlum ünlü olursa bende arada kaynarım, olmazsa zaten farketmez!)

Bu arada bir iki kelime de orkestraya eşlik eden bale grubu için söylemek. Kelimeler: “Çok kötü”. Güneyde ki tatil köylerinde daha iyi dans eden animatör toplulukları var.

Bir de İş Sanat ile ilgili birşeyle söylemek istiyorum. Birinci salon çok sıcaktı, herhalde salonu sabit ısıda tutacak bir havalandırma sistemi koymayı unutmuşlar. Bir ikincisi de konser programına şarkıları yazan kişiyle ilgili. Bu adam parçaların bir kısmını Türkçe yazmış mesela Yarasa Uvertürü gibi, diğerlerini ise -herhalde bilmiyor- İngilizce yazmış. E kardeşim bilmiyorsan bir bilene sor.

Sonuç olarak kendime not aldım. Bir daha bu orkestradan uzak dur, onun yerine çigan orkestrasının konserine git. (Ya da evinde otur!)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Hitman (2007)

Hitman (2007)Bilgisayar oynayanlar bilir, aslında Hitman popüler bir bilgisayar oyunudur. Ajan 47 adında bir suikastçinin maceralarını takip eden bu oyun değişik konusu ve popülerliği yüzünden film yapıldı.

Bizim de geçen gün bu filme gitme şansımız oldu. Her ne kadar Mısra’yı ikna etmem biraz zaman aldıysa da, sonunda filme gitmeyi başardık. Aslında film için anlatılıcak pek birşey yok. Sonuçta bir aksiyon filmi ve daha fazlasını vaad etmiyor, vaad etmediğini de zaten vermiyor.

Hareketli sahneler, bolca vurdulu kırdılı güzel dövüş sahnesi var. Tabii bilgisayar oyunun da olduğu gibi etrafa saçılan bir sürü kanı da unutmamak lazım. Bu arada filmin bir kısmı da İstanbul’da geçiyor. Şahsen ben şaşırdım, çünkü normalde değerli! basınımız hemen bu konuyu gündeme taşırdı.

Filmde benim en çok dikkatimi çeken ise muhteşem bir güzellik oldu. Yo Rus kızdan bahsetmiyorum. benim bahsettiğim Audi S5.

Sonuçta, daha önce de belirttiğim gibi film vaad ettiğini veriyor ama daha fazlasını değil. Yani başka bir seçeneğiniz varsa onu değerlendirmeyi düşünebilirsiniz. Ama sıkıcı bir film de değil. Gidiyorsunuz, seyrediyorsunuz çıkınca da hiç hatırlamıyorsunuz (Audi S5 hariç). Boş zaman geçirmek için ideal bir film.

Sinan’ın notu 6.5

Filmin IMDB sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kabadayı (2007)

Kabadayı (2007)Sona zamanlarda bir sürü Türk filmi çekilir oldu. Bunlardan çoğu saçma sapan, yılışık, filmler. Belki de bu tür filmler yüzünden Türk filmleri beni pek çekmiyor. Ama doğruya doğru bazen arada güzel filmler de çıkıyor. Kabadayı filmi de bunlardan biri.

Filmin konusu kısaca şöyle:
Eski zamanların ünlü ve amansız kabadayısı Ali Osman uzun süre önce tövbe etmiş olaysız bir hayat sürmektedir. Fakat bir anda ölüm döşeğindki eski sevgilisinden bir oğlu olduğunu öğrenir. Oğlunun aşık olduğu bir kız vardır. Fakat aynı kıza genç bir kabadayı daha aşıktır. Sonuçta Ali Osman oğlunu kurtarmak için Devran ile karşı karşıya gelir.

Bu kadarı heryer de var zaten. Asıl eleştiriyi okumak için tıklayın.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ali Saydam’a bir cevap da benden

Ben daha yeni gördüm. Ali Saydam denen adam Akşam gazetesinde 8 Aralık 2007 tarihinde Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de! başlık bir yazı yazmış. Bu yazıya blog çevrelerinden bir kaç cevap gelmiş. Mesela Osman‘dan, Flynxs‘den ve Volkan‘dan. Ben de kendimce bu konu ile ilgili yorum yapıyorum.

Bilmeyenler için kısaca söyleyeyim, Ali Saydam halen Bahçeşehir Üniversitesi’nde iletişim konusunda dersler veriyor. Aynı zamanda IPR üyesi. Bunları yazmamın amacı şu: Ali Saydam denen adam iletişim ve halkla ilişkiler konusunda eğitim veren bu işin piri olduğunu iddia eden bir kişi.

En son yazısında Facebook’a vermiş veriştirmiş. Facebook’un güveni yitirince gözden düşeceğini ve bir iletişim aracı olarak faydalı olmayacağını anlatmış. Bu kendi görüşü. Ne de olsa bu işin uzmanı olan o.

Fakat ondan yazdıkları daha da ilginç. Demiş ki:

Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı.

Bu tam bilmeden anlamadan konuşmak demek. Belki yazılarında kendine ulaşılabilecek kendisi ile iletişim kurulabilecek bir yol gösterseydi. Bunu ona anlatacak birileri çıkardı.

Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…

Bunları derken eminim ki Dünya’nın en büyük şirketlerinin bir blog konseyi kurduğundan haberi yok. Buradan bakabilirsiniz. Tamam, diyelim ki bu da şahsi ve profeyonel bir görüş. Olabilir. Ama daha sonra söyledikleri beni adeta dehşete düşürdü.

Çok yakında bu internet anarşisine birileri dur diyecek mutlaka…

Benim e-şerefsiz dediğim, adını, adresini, kimliğini gizleyerek etrafındakileri hiçbir mesnete dayanmadan boklamayı şizoid bir zevk ve/veya çıkar unsuru haline getirmiş manyaklar ortada dolanıyor. Bunların etkisini -yasal süreçler tamamlanana kadar- ortadan kaldırmanın tek yolu, işini düzgün yapmaktan ve yaptığını düzgün ifade etmekten geçer. Daha, ev ödevini adam gibi yapmadan internet jonglörlüğüne soyunmanın yollarını aramaktan değil…

Bu düpedüz sansüre destek vermek demek. Ve bunu yapan kişi bir üniversitede öğretim görevlisi ise, gazetesinde ki köşesinde sansürü, yasakları destekleyen birisi olunca ben de sadece insaf diyebiliyorum.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Altın Pusula (The Golden Compass 2007)

The Golden Compass, film afişiBu pazar günü ani bir karar ile Boat Show’a gitmek yerine sinemaya gitmeye karar verdik. Seçtiğimiz film ise Nicole Kidman ve Daniel Craig’in başrollerini paylaştığı Altın Pusula oldu. (hmm Atilla Dorsay tipi bir cümle oldu :) )

Film, paralel bir Dünya’da geçiyor. Bu dünyada insanların ruhları hayvan şeklinde cinler olarak ortaya çıkıyor. Filmin konusu da ruhu, onsuz bomboş olacak bedeninden ayırmanın sonuçları ile ilgili. Aslında konu olarak filmin konusu ilgi çekici.

Peki film de bu kadar ilgi çekici mi? Devamı için tıklayın.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Beowulf (2007)

Beowulf (2007)Dün akşam Mısra’cığımla beraber Beowulf’u seyretmeye gittik. Biz 3 boyutlu seyrettik. Tavsiye ederim siz de mümkünse 3 boyutlusunu tercih edin.

Açıkçası ilginç bir film. Bilmeyenler için Beowulf 8 ile 11. yüzyıl arasında yazılmış bir şiir. İngiliz edebiyatının ise günümüze ulaşan en eski yazılı eseri. Tabii bir Kuzey Mitolojisi niye İngilizler’in ilk yazılı eseri onu bilemiyorum. Eğer aranızda eseri okumaya çalışmış olan varsa bilecektir son derece uzun ve biraz da sıkıcı.

Ama neyse ki film sıkıcı değil. Devamı için tıklayın.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Vappiano, Nappio? Ve Merhaba

Sevgili ağabey, değerli ziyaretçiler ve ilk yazı deneyimini yaşayan ben, hepinize merhaba. Bu interneti kendimi bildim bileli kullanıyorum hemen hemen ama bu sefer ilişkimiz farklı gibi. Farklı derken, sanki bu sefer internet benden faydalanıyor gibi hissettim yani. Kendime başarılar diliyorum.

Her neyse, ben pratik bir adamım, sade ve yalın düşünür ona göre de kendimi anlatmaya çalışırım. Şunu belirtmeliyim ki ağabeyim bundan sonra blog’unda benim yazılarıma yer verirse, bundan sonrakiler için söylüyorum, direk sadede gelirim. Olası yazılarımın içeriğini de şimdiden kestiremiyorum. Sanırım buna biraz da internetle başlayan yeni ilişkimiz yön verecek. Belki ilk yazı için şimdilik bu kadarı da yeter ama hazır iş başındayken bugün beni rahatsız eden bir olayı paylaşmak isterim. Belki ben abartıyorum ama olayı size aktarıyım siz karar verin;

‘Vappiano, Nappio? Ve Merhaba’ başlıklı yazının devamı için tıklayın…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Elizabeth: Altın Çağ (2007)

Elizabeth: Altın Çağ (2007) - Elizabeth: The Golden AgeBu akşam ailece sinemaya Elizabeth: Altın Çağ‘ı görmeye gittik. Gittiğimde bilmiyordum ama sonradan öğrendim ki bu film 1998 yılında gene aynı yönetmen ile çevrilen Elizabeth filminin devamı niteliğindeymiş. Bu ilk film Elizabeth’in nasıl tahta geçtiğini ve nasıl Bakire Kraliçe olduğunu anlatıyormuş. Dedim ya ben bunları bilmiyordum. Ben Elizabeth’i gördüğümde çoktan kraliçe olmuştu.

Kısaca Elizabeth’in kişiliğini ve nasıl bir lider olduğunu anlatan bir film. Cate Blanchett kendi içinde çelişen, dışarıya güçlü bir görüntü vermeye çalışırken için de fırtınalar kopan kraliçe rolünde çok iyi. Film Elizabeth’i bir efsaneden çok bir insan olarak göstermeye çalışmış ve bir noktaya kadar da başarmış. Ama bundan pek fazla birşey de yapmamış. Bu yüzden de bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlayabiliyor. Diğer karakterlerde derinlik ve gelişme yok. Özellikle Sir Sir Francis Walsingham (Geoffrey Rush) karakterinin filme katkısı yok. Sadece Geoffrey Rush gibi bir oyuncu oynatılsın diye konmuş sanki. Ayrıca film yer yer klişe konuşmalarla doldurulmuş ama en azından rahatsuz edici değiller. Clive Owen ise rolüne oturmuş.

İspanya kralı Philip tam bir bağnaz, saplantılı ruh hastası şeklinde canlandırılmış. Bu arada Dünya’nın en büyük imparatorluğunu 10 yıldan biraz fazla bir sürede iflas ettiren bir adam için doğru olabilir. O zaman onu canlandıran aktörü tebrik etmek lazım. :)

Film süper kostümleri, perukları, yer yer çok güzel çekimleri olan, ama pek haraketli olmayan ve saray geçen bir film. Özellikle İspanyol Donanması’nın yok olduğu savaş sahneleri pek kısa geçiyor. İngilizler’in nasıl olup da kazandığı anlaşılmıyor. Sanki birkaç tane ateş gemişi (ya da sinema da altyazısı ile “kundaklama gemisi”) bütün donanmayı yok etmiş gibi bir hava var.

Sonuç olarak gidilip seyredebilenecek ama seyrettikten sonra da akılda fazla yer etmeyecek bir film. Eldeki malzeme harcanmış gibi duruyor. Belli ki bir tane yaptık iyi oldu, bir de devam filmi yapalım mantığı içinde yapılmış. Ama sıkıcı seyredilmeyecek bir film de değil. Birinci sınıf oyuncuları olan güzel çekimleri olan bir melodrama.

Sinan’ın notu 6/10

imdb.com’da Elizabeth: The Golden Age(2007) 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

İstinye Park’ta bir yemek macerası

Bu pazar günü Mısra ile beraber İstinye Park’a gittik. Nerede yemek yiyeceğimizi düşünürken Juke Box adlı bir “restaurant-cafe-bar”‘ın önüne geldik. Dışarıdan fena gözükmedi biz de değişik bir yer denemek amacı ile daldık içeri.

Ortaya bir salata söyledik. Ben bir hamburger, Mısra ise bir Frankfurter ısmarladık. Sonuç olarak ne yemeklerden ne de hizmetten memnun kaldık. Yemekler kötü idi. Garsonlar ise konuyla alakasız. Sonuç olarak diyebilirim ki, ben gittim, siz gitmeyin” Ne de olsa başka alternatifler de var.

Bu arada oraya ilk gidişimizde Rainforest Cafe’ye gitmiştik. Orada yediğim hamburger hayatımda yediğim en güzel hamburgerlerden biri idi. Onu kesinlikle tavsiye ederim. Gerçi orada ki hizmet seviyesi de oldukça kötüydü ama en azından yemekler lezzetli idi.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu