'Eleştiri' kategorisi arşivi

Televizyon denen iğrençlik

evlendirme.gifÇok fazla televizyon seyreden biri değilim. Ama iki gün boyunca hasta olarak evde kalınca mecburen televizyon ile haşır neşir olmak zorunda kaldım. Farkettiğim ilk şey televizyonların ne kadar iğrenç bir ortama dönüşmüş olduğu idi. İki gün boyunca neredeyse sabahtan akşama televizyonun karşısında tek adam gibi programa rastlayamadım.

Herhalde bir halkın yozlaşmasının en büyük göstergelerinden biri televizyonda gösterilenlerin kalitesi. Sabahları zaten kanallarda bir şey bulmak mümkün değil. Ya biri birilerini evlendirmeye çalışıyor, ya biri birilerine hakaret ediyor ya da buna benzer abuk sabuk şeyler gösteriliyor. Daha sonra Yemekteyiz adlı yarışma programı başlıyor. Yaklaşık üç saat boyunca son derece düzeysiz bir şekilde devam ediyor. Yanlış anlamayın bu sadece sabahki kısmı aynı programı daha sonra “prime time” da gene izliyoruz. Yemekteyiz’i izlemek istemeyip başka bir kanala geçmnek istiyoruz orada da karşımıza “Yemekte Bizdeyiz” diye bir şey çıkıyor. Bir kanal daha değiştiriyoruz bu sefer birilerinin bir kutu açtığı yapay bir gerilim yaratıldığı bir yarışma karşımıza çıkıyor. Hepsini biliyoruz. Benim bu yarışma ile anlamadığım bir diğer şey de yarışmacı belli bir para kazanıyor. Sonra kutusundan daha fazlası çıkıyor. Bir anda ölüm sessizliği sanki sanırsınız ki adam (ya da kadın) biraz önce havadan milyonlar kazanmadı da herşeyini bir anda yitirdi.

Bir de haberler var. Hayır diyelim ki halkımızın çoğu böyle abuk sabuk şeylerden hoşlanıyor, kalitenin düşüklüğünden şikayet etmeden bunları seyrediyor. Ama düşünüyorum ki haberler çıktığında insan bir haber izlemek ister. Ama ne mümkün ki yıllarını gazeteciliğe vermiş kendini haberci olarak tanıtan Ali Kırca’nın Uğur Dündar’ın haber programlarında bile haber  izlemek mümkün değil. Habercilik artık şundan ibaret, 9.90′a satılan cep telefonun izdihamı, balık fiyatlarının güncel durumu, vatandaşımız ne kadar balık almış ne kadar kar etmiş veya Atv dizilerindeki kebaplar en iyi nerede yapılırmış… Hem de kısaca değil dakikalarca… Yani gerçekten insanların televizyonda ana haber bülteninde görmek istedikleri bunlar mı?

Bir de yeni çıkan bir bulandırma olayı var. Sigara çıktı bulandır. Meme gözüktü bulandır. Bakkalın önündeki deterjanlar gözüktü bulandır. Neredeyse tüm ekran bulanmış önemli değil. Önemli olan halkımızı zararlı şeylerden korumak, ama onları aptal yerine koymak problem değil.

Tabii bu konulara itiraz etmesi gerekenler, bu konuda yazması, tepki göstermesi gereken aydınlarımız var diyebiliriz. Ama dememek lazım ne de olsa onların da maaş çeki aynı yerden geliyor.

Yazık.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

iPhone mu? Apple mı? Genpa mı?

Yaklaşık 2 ay önce bende pazarlama unsurlarına ve kışkırtmalara dayanamayıp bir Iphone 3G aldım. Aslında önceki telefonumdan gayet memnundum ve değiştirmeye de niyetim falan yoktu. Ta ki, onunla beraber denize girinceye kadar. Aslında bu benim için şaşırtıcı bir durum değil çünkü bu güne kadar kullandığım hemen her cep telefonumun başına beklenmedik bir kaza ve ömründen önce değişme zorunluluğu geldi. Gördüğünüz gibi bu konuda sabıkamı itiraf etmiş durumdayım. Karşılaştığım sorunda tam burada başlıyor. Benim bu sakarlığımdan Iphone’da nasibini aldı tabiî ki. Hem de 2. ayını bile doldurmadan. Yaklaşık 30 cm boyundaki bir sehpadan kayarak yere düştü ve ekranındaki cam, ters bir bölme işareti şeklinde kırıldı. Buna rağmen telefonun işlevlerinde en ufak bir aksaklık veya arıza olmadı. Sorun sadece tek bir tuş ve koca bir ekrandan ibaret olan telefonun ekranında ki kırığın canımı sıkması. Bunun için önce Turkcell Gold’da mobil hizmet veren arkadaşlardan(telefonunuzu sizden alıp yetkili servise götüren birim) Iphone’un camının kaça değiştirebileceğimi sordum.  Cevap “Değişme yok veriyorsun, senin telefonunu belirledikleri bir paraya sayıyorlar, sende yeni bir telefonla takas ediyorsun.” Turkcell’deki arkadaşın bu bilgisi beni tatmin etmeyince kendim Genpa’yı aradım (Genpa: yetkili Iphone servisi). Burada yaklaşık beş dakika beklemeden sonra telefonu açan hanımefendiye telefonun durumunu ve Turkcell’de ki arkadaştan aldığım bilgiyi aktardım ve doğru olup olmadığını sordum. Hanımefendi beni yine beklemeye alıp biraz daha zaman geçirdikten sonra bilgiyi doğruladı ve telefonun takas edilebileceği fiyatı belirlemek için servise götürmem gerektiğini belirtti  ve kapattı.  Bu durum hala aklıma yatmamıştı. Bu bahsedilen bir teknik servis hizmeti değildi. Sonuçta sadece basit bir cam kırığını değiştirmek yerine tekrar yeni bir telefon parasına yakın bir fiyata telefonun yenisini vermek ne kadar bir teknik hizmet sayılabilir? Tüm bunların yanı sıra, internette yaptığım ufak araştırmayla bu problemin yetkili olmayan iPhone servislerinde takas ettirebileceğimden çok daha düşük bir fiyata yaptırılabileceğini de gördüm. Genpa’yı yeniden aradım. Durumu tekrar anlattım, hanımefendi bana bu telefonların içerisine teknik müdahale yapılamadığını belirtti. Durum böyleyse ben bu telefonun pilini değiştirmek istiyorum dedim. Hanımefendi bu sefer tabiî ki değişir dedi. Ancak, ben pilin diğer telefonlardaki gibi demonte bir şekilde bulunmadığını hatırlatınca tekrar beklemeye aldıktan sonra, buna da müdahale yapılamayacağını, yine takas yapılması gerektiğini, telefonun distribütörü ana firmanın onlara önerdiği uygulamanın bu olduğunu söyledi.

Sonuç olarak hala telefonumda ters bölme işaretiyle dolaşıyorum. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de herhangi, bir elektronik ürünün distribütörlüğünü yapabilmek için teknik servis hizmetleri konusunda da asgari yeterlilik şartları aranıyor. Bilginiz olsun, kullanım kılavuzunda “telefonunuzun camı kırılırsa sakın müdahale etmeyin ve en yakın yetkili teknik serviste camınızı değiştirin” denmesine rağmen Türkiye’ye Iphone’lar ithal edilirken teknik servis hizmetleri için bir asgari yeterlilik aranmamış. Bas bas satan arkadaşlara da sevgiler.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Çeviride Kaybedililenler ve Uydurulanlar


Çeviri yapmak aslında zor iş. Çevirenin sadece dilleri bilmesi yeterli değil. Tabii ki dilleri bilmesi çok önemli. Ne yazık ki bu da her zaman için yeterli olmuyor çünkü bir dilin başka bir dilde her zaman tam karşılığı bulunmuyor. Bu yüzden bence çevirideki en önemli şey  çevirenin orijinali yaratan kişinin ne demek istediğini ve niye demek istediğini anlamış olması.

Öyle görünüyor ki bizim sinema ve televizyon sektöründe çalışan çevirmenlerimizin konu ile pek alakaları yok. Özellikle televizyonlarda filmleri (veya diğer programları)  izlerken alt yazılarda geçenlerin zaman zaman tutmadığını görüyorum. Birden fazla seyredilen filmlerin dublajında da aynı şey var. Adam bir şey söylüyor altında yazan ise demek istediği şey değil.

Tabii film isimlerini çevirmede de aynı problem söz konusu. Mesela adam filmin konusu anlaşılmasın gidenlere sürpriz olsun diye filmin adını “Cloverfield” koymuş. Bizimkiler ne yapmış? Filmi “Canavar” diye çevirmişler. E ne anladım o zaman ben bu çeviriden.  Bu özel isimleri Türkçe’leştirmek de yeni bir moda oldu. “Wall-e” özel bir isim şimdi onu gidip de “Vol-i” yapmanın manası ne?Acaba çevirmenler bunu yaparken kendilerini eseri ortaya koyandan daha iyi mi görüyorlar. Esere daha iyi bir isim mi koyduklarını düşünüyorlar? Anlayan var ise beri gelsin.

Lost in Translationİşte gözüme çarpan bazı abuk sabuk çeviriler:

  • 27 Dresses (27 Elbise)  - Benimle Evlenir Misin?
  • The Game Plan (Oyun Planı) - Oyun Bozan
  • Broken Angel (Kırık Melek) - meleğin sırları (Burada Kırık Meleğin tam karşılığı olmadığını belirtmek lazım. Burada daha çok incinmiş manasında kullanılmış)
  • The Flock (Sürü)  -  Günahkarlar
  • Mongol (Moğol)  - Cengiz Han
  • In the Name of the King (Kral Adına)  - Özgürlük Savaşçısı
  • Awake (Uyanık)  - Aneztesi
  • One Way (Tek Yön) - İkili Oyun
  • The Fox and The Child (Tilki ve Çocuk) - Arkadaşım Tilki
  • Southland Tales (Güney Öyküleri) - Kıyamet Öyküleri

Sizde aklınıza gelenleri söyleyin buraya ekleyelim.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Fosil Sergisi Aldatmacası

Geçen akşam sevgili eşimle Bağdat Caddesi’nde yürüyorduk. Hararetli sohbetimiz arasında bir anda dikkatimizi küçük camdan vitrinler içinde duran şeylerin olduğu olduğu bir stand çekti. Tabii meraklı olan ben de hemen baktım. Standın önünde vitrinlerin üzerinde “Fosil Sergisi” yazıyor. İlk önce sevindim, kendi kendime dedim ki “AA ne güzel bir şey yapmışlar”. Ama biraz yakına gidip yazılanları okuyup fosil diye oraya konanlara bakınca hayl kırıklığına uğradım.

Doğa ve İnsan Sağlığı adında bir grup kişi gerçek fosiller olduklarını iddia ettikleri fosile benzeyen bir kaç şeyi cam vintrinler içine koymuşlar altına da kendi kafalarına göre bir şeyler yazarak bunları sergiliyorlar. Aslında yazılanlara bakınca bu sözde serginin amacı oldukça açık: Fosil örneklerini kullanarak evrimi bir aldatmaca olarak göstermek.  Bir milyon yıllık geyik fosili, bilmem kaç milyon yıllık kaplan kafatası diye gerçek olmayan fosillerin gerçek gibi gösterildiği, altına yazılan abuk sabuk yazıların sanki bilimsel bir gerçek gibi sunulmaya çalışıldığı bir ortam. Bu sözde fosillerde ki örneklerin şimdiki yaşayan hayvanlarla aynı olduklarını ve milyonlarca yıllardır değişmediklerini göstererek evrim teorisini çürütmeye ve yaradılışçılığı açıklamaya çalışıyorlar. Tabii “canlıların milyonlarca yıl değişmeden kalması yaradılışı nasıl açıklıyor?” sorusuna da verebilecek bir cevapları olsa gerek…

Bu sözüm ona serginin başında duran ve sorulara cevap veren konuşmaları bırakın, görüntüleri bile bilime uzak bir kaç insan da orada halkımıza bu “sergiyi” açıklamaya çalışıyorlar. Ama bu açıklamalar “maymun daktiloya vursa olur mu?” ya da “bak bu bina kendiliginden dikilebilir mi?” gibisinden abuk sabuk ezbere dayalı daha derin açıklama getimeyen sözlerden ileri gidemiyor.

Büyük ihtimalle bunlar Harun Yahya adıyla Evrim Aldatmacası adı  kitabı da yazan Adnan Hoca mürdileri. Hani şu denizden balığı çıkartıp da hayvan ölünce “işte denizden karaya geçiş yoktur” gibi örneklerin odluğu kitap.

Tabii bunlar işin komik yanı. İşin bir de acı yanı var. Belediyeler nasıl oluyor da bunun gibi bir soytarılığa izin veriyor? Nasıl oluyor da fosillerin gerçek olup olmadığını, yazılanların doğru olup olmadığını kontorl etmeden bunların sokaklara konulmasına ve insanlara bilimsel gerçeklermiş gibi aktarılmasına izin veriyorlar?

Bazı gazeteler ve yayın organları da nasıl oluyor da sanki bu bir olaymış gibi bu soytarılığı haber yapıp da doğrusunu araştırmadan yazıyor?

Bence işin tabii bir de ilginç bir yanı var. İnsanlar kendilerine verilen bilgilere kaynağını ve doğruluğunu kontrol etmeden inanmaya ne kadar da meraklı?

Gerçekten yazık.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sex and the City

Bu yazı Sinem Duman tarafından yazılmıştır.

Sex and the city tam anlamıyla kadınlar matinesi gibiydi.. Sinema salonundan bahsediyorum.

Salonda o kadar az erkek vardı ki olanlara acıdık resmen .

Dizinin en büyük takipçilerinden biri olan ben filmde hayal kırıklığına uğrayacağımı zannetmiştim, genelde öyle olur, en azından Türkiye’de yapılan örneklerinde.

Fakat öyle olmadı, burada diziden tek değişiklik kıyafetlerin daha da ön planda olması, sanki katalog çekimi veya bir defile gibiydi. Tabii biz kadınlar görselliğe ve özellikle güzel kıyafetlerin güzel vücutlara giydirilmesine hayran kalıp bir an olsun kendimizi onların yerine koyduğumuz için, bize müthiş bir göz banyosu oluyor bu film.

Teması yine aşk, fakat bol acılı bir aşk..Carrie yani Sarah Jessica Parker’ın 10 yıldır çektiği aşk acısı yetmiyormuş gibi filmde bunun 1000 katı kadar bir acıyı daha kısa bir süre zarfında çekiyor. Ama sonunda mutlu ayrılıyor filmden, onca yılın acısını çıkarıyor adeta. Ama dikkati çeken en önemli mesaj; evliliğin nasıl ve niçin var olduğu. Birçok formalite aslında gerekli midir bunu sorguluyor. İnsanın kendisini de sorgulayabileceği bir film aslında. Soru şu; her şeyin basit ve sade olduğu zamanlarda insan daha mı mutlu olur? Sevdiği insan yanındayken diğer detaylar ne kadar gereklidir? Bu tür sorular film boyunca insanı daha doğrusu kendi adıma beni düşündüren sorulardı. Filmde bir diğer tema ise, dizide olduğu gibi arkadaşlıktı, birbirileri için herşeyi yapabilecek ve birbirlerine inanılmaz bağlı 4 kadın. İşte bu gerçekten hepimizin ömür boyu ihtiyaç duyacağı ve filmin en özendirici tarafı sanırım..

Ufak not: Filmde insanların New York’ a aşk ve marka için geldiklerini anlatılıyor ve bunu kesinlikle kanıtlıyor. Markalar hiç yapmadıkları kadar reklam yapmışlar filmde, ve sanki gerçek hayatta o markalardan başka bir şey giyilmiyormuş hissi yaratılmış. Yinede dediğim gibi görsellik muhteşem, kıyafetlerin hepsi aklımda nerdeyse.. 

Bayanlara kesinlikle tavsiye ediyorum, beyler siz gitmesenizde olur….

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Cengiz Han (Mongol)

Cengiz Han (film 2008)Cengiz Han’ı ilk duyduğumdan beri hep sevmişimdir. Dolayısı ile sinemada bir Cengiz Han filmi görünce de gitmemek olmazdı. Bu arada burası bir sinema blogu olmadığını hatırlatmak isterim, son üç yazının hep filmlerle ilgili olması tamamen tesadüf. Jumper filminin çıkar çıkmaz ani bir kararla Cengiz Han’ın gece yarısı seansına girmemizin büyük bir katkısı var. Neyse filme geçelim.

Her ne kadar yabancı (yabancı derken Amerikan sineması dışında kalanlar) filmlere şüphe ile yaklaşan biri olsam da gerek fragman ve afişlerinin çekiciliği, gerekse filmin kahramanı yüzünden filme isteyerek gittim. İyi ki de gitmişim. Cengiz Han iyi bir filmde olması gereken her şeye sahip. Tamam, belki ehrşeye değil ama bir çok şeye.

Birincisi son derece güzel çekimlere,  oldukça müthiş ve gerçekçi savaş sahnelerine sahip. Oyuncular rollerinin haklarını son derece iyi vermişler. Japon aktör Asano, Cengiz Han rolünde oldukça iyi. Ama Jamoka rolünde Çinli Honglei Sun daha da iyi. Diğer oyuncular da rollerinin haklarını vermişler.

Bence fimi bu kadar hoş kılan özelliklerin başında da filmin tarihsel gerçeklere bağlı kalmış olması. Cengiz Han’ı batılıların her zaman anlattığı vahşi, cani, kelimenin tam anlamı ile barbar olarak tasvir eden yaklaşımlarındansa film Cengiz’i bir insan olarak gösteriyor. Dünya’nın en büyük fatihlerinden birinin o hale nasıl geldiğini daha gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatıyor.

Filmin Moğolca olması da bence hoş ve iyi bir değişiklik. (Özellikle aksanlı İngilizce konuşan mağara adamlarından sonra)

Bu arada bana göre filmde eksik olan bir iki nokta var.  Bunların bir tanesi Timuçin’in biraz ilahi biri olarak kayrıldığını yansıtmaya çalışan kısımlar. Diğeri ise Timuçin’in bir anda Cengiz Han’a dönüşmesi. Arada geçen zamanda Moğollar’ı nasıl topladığı onları tek bir lider altında nasıl birleştirdiğine pek fazla zaman ayrılmamış.

Söylendiğine göre Rus yönetmen Sergei Bodrov aslında bu hikayeyi bir üçleme olarak düşünmüş. Kimbilir belki de devam gelir.

Kesinlikle tavsiye ederim.

Sinan’ın Notu: 8/10 (on üzerinden sekiz)

imdb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sivas ‘93

Sivas ‘93Dün akşam CKM‘de müthiş bir oyun seyrettik. Adı: Sivas’93. Ama maalesef tüm medya tarafından yeterli ilgiyi görmemiş (politik davranmak için görememiş) bir oyun.

Genco Erkal‘ın Türk tiyatrosu için önemini anlatmak anlamsız olur, ama bence hayatının en önemli işini yapmış. Bu oyunda bize üzeri acilen örtülmüş tarihimizin kara bir lekesini unutmamamızı, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu (ki bu tehlike sadece cahilliğimiz), bugün ki politikacılarımızın köklerini, neler düşünerek ve bunları utanmadan dile getirerek buralara geldiklerini açık seçik gözler önüne serdiler.

Ben oyunu izlerken genelinde diyebilirim ki ağlamamak için kendimi çok zor tuttum. Oyunun en büyük özelliği belgesel oyun olması. Oyun sadece gerçekleri yansıtıyor o talihsiz günü saniye saniye seyirciye yaşatıyor. Yazarın olaylar hakkında yorumu yok, yorumu seyirciye bırakmış, oyunda sadece gerçekleri saniye saniye hatırlaıyor. Genco Erkal bu oyunu sadece yazmakla kalmayıp yönetip oynamış. Müzikler ise başka bir kıymetli sanatçımız Fazıl Say tarafından yazılmış. Oyunda sahne, kostüm, dekor yok. Sadece fonda bir perde, bu perdede de oyun süresince video gösterisi (hiç birisi canlandırma değil gerçek görüntüler) oyuncular simsiyah sahne siyah. Bu bence seyircinin dikkatini sadece acı gerçeklere odaklamasını ve oyundan bir saniye bile kopmamasını sağlamış.

Hayret ettiğim bir konu daha var iktidar bu oyunu nasıl atladı? Nasıl kaldırmadı? Haberlerimi yok yoksa? Fazıl Say’ın bestelediği Metin Altıok Oratoryosunu sansürlemişlerdi de…

CKM o gece doluydu. Oyun bitişinde tüm seyirci ayakta dakikalarca alkışladı. Herkes ağlamaklı ve herkes içinden eminim ki şunu sorguladı: bizi bugünlere getireni. Planlı geriletme hareketleri ile eğitim ve hukuk adına neredeyse geri dönülemiyecek tavizlerin verildiği bir iktidarın varlığı… Bunlar nasıl geldi? Biz nasıl sustuk? Bu nasıl bir oyun? Hatta bazıları “canım belediyeler gayet iyi çalışıyor baksana adamlar en azından parkları bahçeleri temizledi ben yine onlara veririm oyumu” bazıları ise ekonomi bilgisi olmadığından “dolar bak sabitlendi onu da bu adamlar yaptı oyum yine onlara” demiştik nasıl demişiz dediler.

Seyircinin son sözü: Bu oyunu sakın kaçırmayın mutlaka seyredin.
Genco Erkal: ÜZÜLEREK SÖYLÜYORUM İZLEYECEKLERİNİZİN HEPSİ GERÇEK

İlgili bağlantılar:
Dostlar Tiyatrosu web sitesi

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Canavar (Cloverfield 2008)

Cloverfield 2008Açıkçası Canavar filmlerini severim. Dev gibi bir yaratığın New York’u (ya da başka bir şehri) yerle bir etmesini izlemek bence çok eğlenceli. Ama nedense son zamanlarda adam gibi bir film yapmayı kimse beceremedi. Cloverfield de aslında bir canavar filmi. Bu kadarı isimden de anlaşılıyor. Tabii filmi yapanlar filmin sürpriz etkisi artsın diye alakasız bir isim koymuşlar, yani bilmeden gidince etkisi fazla olsun diye. Ama bizim film firmalarımız çok zeki! olduklarından filme “Canavar” adını vermişler. Neyse bu ayrı bir konu, biz filme geçelim.

Devamı için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Şimdi Ya Da Asla (The Bucket List, 2007)

Şimdi Ya Da Asla (The Bucket List, 2007) İngilizce AfişCarter Chambers (Morgan Freeman) 45 senedir tamircilik yapan kendi halinde, iyi bir aileye sahip biridir. Öte yandan ise Edward Cole (Jack Nicholson) sınırsız zenginlikte, huysuz, nevi şahsına münasır birisidir. Bu iki adam kanser mücadelesi verdikleri bir hastane odasında tanışırlar. İkiside bir seneye yakın ömürleri kaldığını öğrenir ve ölmeden önce yapmayı planladıkları şeyleri içeren bir listede yazanları yapmak üzere beraber yolculuğa çıkarlar.

Açıkçası filmin konusu oldukça klişe. Birbirinden çok farklı iki insan ölüm sayesinde biraraya gelir, engin ve mutsuz olan, diğerine hayatta yapamadıklarını yapma fırsatı verirken diğeri de ona insanca duygular aşılar vesaire vesaire… Yani bu ilk defa tanık olduğumuz bir konu değil. Öyle olmadığı gibi aslında senaryo ve anlatım da tahmin edilebilir, basit bir yönde ilerliyor. Yönetmen Rob Reiner pek iyi bir iş yapmamış. Hatta filmin bir sahnesinde iki kafadar Mısır’da piramitlere karşı oturuyorlar ama arka planın özel efekt olduğu o kadar belli ki, dikkatinizden kaçması ise imkansız.

Ama bir şey filmi kurtarıyor. O da iki süper aktörün oyunculuğu. Jack Nicholson ve Morgan Freeman rollerinde iyi değiller. Çok iyiler. Birbirleriyle büyük uyum içindeler. Dolayısı ile onları seyrederken, filmin diğer eksiklikleri hiç dikkatinizi çekmiyor.

Sonuç olarak etrafta tabancaların olmadığı, gerçekçi, duygusal ve zaman zaman da komik bir film seyretmek istiyorsanız bu film tam size göre. Gene de muhteşem, unutulmaz bir film demek pek mümkün değil. Ama keyifle sıkmadan izleniyor.

Sinan’ın Notu: 7

Fimin IMDb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sarı Öküz

Ben normalde gazete pek okumam, başta yazılı basın olmak üzere Türkiye’nin başına gelen en kötü şeylerden biri olarak medyayı görüyorum. Dolayısı ile köşe yazarlarını da pek okumam. Ama gene arada sırada kayda değer bir yazı çıkıyor. Öyle olunca da bir şekilde zaten bana da ulaşıyor. BAşağıdaki yazıyı Yılmaz Özdil, 30 Ocak günü Hürriyet’te yazmış, arkadaşım Sağnak da bana iletmiş. Aslında yazı bilinen bir hikayeyi anlatıyor çok orijinal değil. Genede okunması ve ders çıkartılması gereken bir hikaye.

Hikaye için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tanrı Yanılgısı

Tanrı Yanılgısı - Richard DawkinsYaklaşık bir ay önce bir kitapçıyı gezerken “en çok satanlar” bölümünde “Tanrı Yanılgısı” adlı bir kitap dikkatimi çekti. Genel de çok satanlar bölümüne pek uğramadığım ve de neler olduğunu bilmediğim için kitabı inceledim. İlk fark ettiğim Richard Dawkins tarafından yazılmış olmasıydı. Aslında Dawkins, Dünya’da çok satanlar listesine girmiş bir sürü kitabın da yazarı. Özellikle The Selfish Gene (Gen Bencildir), The Blind Watchmaker (Kör Saatçi) ve River Out of Eden (Cennetten Akan Irmak) çok ünlü ve neredeyse her eleştirmenden pozitif yorumlar kitaplar. Bense kendisini BBC kanalında seyrettiğim bir kaç belgeselden tanıyordum. Bu kitabı da ilk yayınlandığı sene olan 2006′dan beri “en iyi satanlar listesi”deymiş.

Devamı için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ben Efsaneyim (I am Legend) 2007

I am LegendBen Efsaneyim, öldürücü bir virüsten sonra Dünya’nın durumunu anlatıyor. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu ölmüştür, geriye kalanların ise neredeyse tümü bu virüs yüzünden, gün ışığına çıkamayan ve kana susamış vampirlere dönüşmüştür. Kahramanımız Robert Neville ise bağışıklığı olan çok küçük bir azınlıktandır.

Filmin konusu kısaca böyle. Açıkçası filmin fragmanını ilk kez izlediğim zaman büyük beklentilerim vardı. Hızlı bir açılış sahnesi beni mest etti. Ama daha sonra fil yavaş yavaş büyüsünü kaybetti. Hele filmin sonu bence en kötü kısmıydı. Ama yanlış anlaşılmasın Ben Efsaneyim kötü bir film değil. Sadece vaad ettiğini yerine getiremediğini düşünüyorum.

Will Smith, Robert Neville rolünde oldukça başarılı oyununa diyecek bir şey yok. Tek başına filmi götürüyor. Aslında film tek bir tür değil üç türün birleşmesi denilebilir. İlk olarak bir bilim/kurgu filmi, ikincisi bir korku filmi ve son olarak da bir aksiyon filmi. Ama belki de bu yüzden filmde hep bir şeyler eksik kalıyor.

New York’un terk edilmiş, harap görüntüsü ve bomboş bir Dünya görüntüleri son derece çekici ve ikna edici, ama aynı şeyi mutantlar için söylemek zor, tamam belki kötü değiller ama en azından son derece yapay duruyorlar.

Kıyamet sonrası filmler hep hoşuma gitmiştir. Ama nedense bu tür filmler sinemada kitaplarda olduğu kadar iyi ifade edilemiyorlar. Postacı (The Postman), Waterworld gibi filmler son derece zengin bir malzemeye sahiplerdi ama nedense filme aktarılınca hepside vasatı aşamadı. İtiraf etmeliyim ki Ben Efsaneyim burada bahsettiğim filmlerden daha iyi. Ama gene de Richard Matheson’ın romanının bu üçüncü uyarlaması pek de kitabın hakkını vermiyor. (Diğerl uyarlamaları The Last Man on Earth (1964) ve The Omega Man (1971))

Belki de bu kadar olumsuz görüşte olmamın sebebi filmden çok fazla beklentim olmasıydı. Yoksa aslında film kötü bir film değil. Ama bence asla bir klasik, bir kült olabilecek bir film değil. Oha! süper film olmuş diyemem ama gene de tavsiye ederim.

Sinan’ın Notu: 7

Filmin imdb sayfası

Wikipedia’da I Am Legend

Burada ve burada ise fragmanları seyredebilirsiniz.

Film ile ilgili çizgi roman ve kısa hikayeler için buraya bakabilirsiniz.

!! Dikkat !! Yorumlar filmin konusu ve sonu ile ilgili içeriğe sahip olabilirler.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu