'Eleştiri' kategorisi arşivi

Cengiz Han (Mongol)

Cengiz Han (film 2008)Cengiz Han’ı ilk duyduğumdan beri hep sevmişimdir. Dolayısı ile sinemada bir Cengiz Han filmi görünce de gitmemek olmazdı. Bu arada burası bir sinema blogu olmadığını hatırlatmak isterim, son üç yazının hep filmlerle ilgili olması tamamen tesadüf. Jumper filminin çıkar çıkmaz ani bir kararla Cengiz Han’ın gece yarısı seansına girmemizin büyük bir katkısı var. Neyse filme geçelim.

Her ne kadar yabancı (yabancı derken Amerikan sineması dışında kalanlar) filmlere şüphe ile yaklaşan biri olsam da gerek fragman ve afişlerinin çekiciliği, gerekse filmin kahramanı yüzünden filme isteyerek gittim. İyi ki de gitmişim. Cengiz Han iyi bir filmde olması gereken her şeye sahip. Tamam, belki ehrşeye değil ama bir çok şeye.

Birincisi son derece güzel çekimlere,  oldukça müthiş ve gerçekçi savaş sahnelerine sahip. Oyuncular rollerinin haklarını son derece iyi vermişler. Japon aktör Asano, Cengiz Han rolünde oldukça iyi. Ama Jamoka rolünde Çinli Honglei Sun daha da iyi. Diğer oyuncular da rollerinin haklarını vermişler.

Bence fimi bu kadar hoş kılan özelliklerin başında da filmin tarihsel gerçeklere bağlı kalmış olması. Cengiz Han’ı batılıların her zaman anlattığı vahşi, cani, kelimenin tam anlamı ile barbar olarak tasvir eden yaklaşımlarındansa film Cengiz’i bir insan olarak gösteriyor. Dünya’nın en büyük fatihlerinden birinin o hale nasıl geldiğini daha gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatıyor.

Filmin Moğolca olması da bence hoş ve iyi bir değişiklik. (Özellikle aksanlı İngilizce konuşan mağara adamlarından sonra)

Bu arada bana göre filmde eksik olan bir iki nokta var.  Bunların bir tanesi Timuçin’in biraz ilahi biri olarak kayrıldığını yansıtmaya çalışan kısımlar. Diğeri ise Timuçin’in bir anda Cengiz Han’a dönüşmesi. Arada geçen zamanda Moğollar’ı nasıl topladığı onları tek bir lider altında nasıl birleştirdiğine pek fazla zaman ayrılmamış.

Söylendiğine göre Rus yönetmen Sergei Bodrov aslında bu hikayeyi bir üçleme olarak düşünmüş. Kimbilir belki de devam gelir.

Kesinlikle tavsiye ederim.

Sinan’ın Notu: 8/10 (on üzerinden sekiz)

imdb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sivas ‘93

Sivas ‘93Dün akşam CKM‘de müthiş bir oyun seyrettik. Adı: Sivas’93. Ama maalesef tüm medya tarafından yeterli ilgiyi görmemiş (politik davranmak için görememiş) bir oyun.

Genco Erkal‘ın Türk tiyatrosu için önemini anlatmak anlamsız olur, ama bence hayatının en önemli işini yapmış. Bu oyunda bize üzeri acilen örtülmüş tarihimizin kara bir lekesini unutmamamızı, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu (ki bu tehlike sadece cahilliğimiz), bugün ki politikacılarımızın köklerini, neler düşünerek ve bunları utanmadan dile getirerek buralara geldiklerini açık seçik gözler önüne serdiler.

Ben oyunu izlerken genelinde diyebilirim ki ağlamamak için kendimi çok zor tuttum. Oyunun en büyük özelliği belgesel oyun olması. Oyun sadece gerçekleri yansıtıyor o talihsiz günü saniye saniye seyirciye yaşatıyor. Yazarın olaylar hakkında yorumu yok, yorumu seyirciye bırakmış, oyunda sadece gerçekleri saniye saniye hatırlaıyor. Genco Erkal bu oyunu sadece yazmakla kalmayıp yönetip oynamış. Müzikler ise başka bir kıymetli sanatçımız Fazıl Say tarafından yazılmış. Oyunda sahne, kostüm, dekor yok. Sadece fonda bir perde, bu perdede de oyun süresince video gösterisi (hiç birisi canlandırma değil gerçek görüntüler) oyuncular simsiyah sahne siyah. Bu bence seyircinin dikkatini sadece acı gerçeklere odaklamasını ve oyundan bir saniye bile kopmamasını sağlamış.

Hayret ettiğim bir konu daha var iktidar bu oyunu nasıl atladı? Nasıl kaldırmadı? Haberlerimi yok yoksa? Fazıl Say’ın bestelediği Metin Altıok Oratoryosunu sansürlemişlerdi de…

CKM o gece doluydu. Oyun bitişinde tüm seyirci ayakta dakikalarca alkışladı. Herkes ağlamaklı ve herkes içinden eminim ki şunu sorguladı: bizi bugünlere getireni. Planlı geriletme hareketleri ile eğitim ve hukuk adına neredeyse geri dönülemiyecek tavizlerin verildiği bir iktidarın varlığı… Bunlar nasıl geldi? Biz nasıl sustuk? Bu nasıl bir oyun? Hatta bazıları “canım belediyeler gayet iyi çalışıyor baksana adamlar en azından parkları bahçeleri temizledi ben yine onlara veririm oyumu” bazıları ise ekonomi bilgisi olmadığından “dolar bak sabitlendi onu da bu adamlar yaptı oyum yine onlara” demiştik nasıl demişiz dediler.

Seyircinin son sözü: Bu oyunu sakın kaçırmayın mutlaka seyredin.
Genco Erkal: ÜZÜLEREK SÖYLÜYORUM İZLEYECEKLERİNİZİN HEPSİ GERÇEK

İlgili bağlantılar:
Dostlar Tiyatrosu web sitesi

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Canavar (Cloverfield 2008)

Cloverfield 2008Açıkçası Canavar filmlerini severim. Dev gibi bir yaratığın New York’u (ya da başka bir şehri) yerle bir etmesini izlemek bence çok eğlenceli. Ama nedense son zamanlarda adam gibi bir film yapmayı kimse beceremedi. Cloverfield de aslında bir canavar filmi. Bu kadarı isimden de anlaşılıyor. Tabii filmi yapanlar filmin sürpriz etkisi artsın diye alakasız bir isim koymuşlar, yani bilmeden gidince etkisi fazla olsun diye. Ama bizim film firmalarımız çok zeki! olduklarından filme “Canavar” adını vermişler. Neyse bu ayrı bir konu, biz filme geçelim.

Devamı için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Şimdi Ya Da Asla (The Bucket List, 2007)

Şimdi Ya Da Asla (The Bucket List, 2007) İngilizce AfişCarter Chambers (Morgan Freeman) 45 senedir tamircilik yapan kendi halinde, iyi bir aileye sahip biridir. Öte yandan ise Edward Cole (Jack Nicholson) sınırsız zenginlikte, huysuz, nevi şahsına münasır birisidir. Bu iki adam kanser mücadelesi verdikleri bir hastane odasında tanışırlar. İkiside bir seneye yakın ömürleri kaldığını öğrenir ve ölmeden önce yapmayı planladıkları şeyleri içeren bir listede yazanları yapmak üzere beraber yolculuğa çıkarlar.

Açıkçası filmin konusu oldukça klişe. Birbirinden çok farklı iki insan ölüm sayesinde biraraya gelir, engin ve mutsuz olan, diğerine hayatta yapamadıklarını yapma fırsatı verirken diğeri de ona insanca duygular aşılar vesaire vesaire… Yani bu ilk defa tanık olduğumuz bir konu değil. Öyle olmadığı gibi aslında senaryo ve anlatım da tahmin edilebilir, basit bir yönde ilerliyor. Yönetmen Rob Reiner pek iyi bir iş yapmamış. Hatta filmin bir sahnesinde iki kafadar Mısır’da piramitlere karşı oturuyorlar ama arka planın özel efekt olduğu o kadar belli ki, dikkatinizden kaçması ise imkansız.

Ama bir şey filmi kurtarıyor. O da iki süper aktörün oyunculuğu. Jack Nicholson ve Morgan Freeman rollerinde iyi değiller. Çok iyiler. Birbirleriyle büyük uyum içindeler. Dolayısı ile onları seyrederken, filmin diğer eksiklikleri hiç dikkatinizi çekmiyor.

Sonuç olarak etrafta tabancaların olmadığı, gerçekçi, duygusal ve zaman zaman da komik bir film seyretmek istiyorsanız bu film tam size göre. Gene de muhteşem, unutulmaz bir film demek pek mümkün değil. Ama keyifle sıkmadan izleniyor.

Sinan’ın Notu: 7

Fimin IMDb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sarı Öküz

Ben normalde gazete pek okumam, başta yazılı basın olmak üzere Türkiye’nin başına gelen en kötü şeylerden biri olarak medyayı görüyorum. Dolayısı ile köşe yazarlarını da pek okumam. Ama gene arada sırada kayda değer bir yazı çıkıyor. Öyle olunca da bir şekilde zaten bana da ulaşıyor. BAşağıdaki yazıyı Yılmaz Özdil, 30 Ocak günü Hürriyet’te yazmış, arkadaşım Sağnak da bana iletmiş. Aslında yazı bilinen bir hikayeyi anlatıyor çok orijinal değil. Genede okunması ve ders çıkartılması gereken bir hikaye.

Hikaye için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tanrı Yanılgısı

Tanrı Yanılgısı - Richard DawkinsYaklaşık bir ay önce bir kitapçıyı gezerken “en çok satanlar” bölümünde “Tanrı Yanılgısı” adlı bir kitap dikkatimi çekti. Genel de çok satanlar bölümüne pek uğramadığım ve de neler olduğunu bilmediğim için kitabı inceledim. İlk fark ettiğim Richard Dawkins tarafından yazılmış olmasıydı. Aslında Dawkins, Dünya’da çok satanlar listesine girmiş bir sürü kitabın da yazarı. Özellikle The Selfish Gene (Gen Bencildir), The Blind Watchmaker (Kör Saatçi) ve River Out of Eden (Cennetten Akan Irmak) çok ünlü ve neredeyse her eleştirmenden pozitif yorumlar kitaplar. Bense kendisini BBC kanalında seyrettiğim bir kaç belgeselden tanıyordum. Bu kitabı da ilk yayınlandığı sene olan 2006′dan beri “en iyi satanlar listesi”deymiş.

Devamı için tıklayın

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ben Efsaneyim (I am Legend) 2007

I am LegendBen Efsaneyim, öldürücü bir virüsten sonra Dünya’nın durumunu anlatıyor. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu ölmüştür, geriye kalanların ise neredeyse tümü bu virüs yüzünden, gün ışığına çıkamayan ve kana susamış vampirlere dönüşmüştür. Kahramanımız Robert Neville ise bağışıklığı olan çok küçük bir azınlıktandır.

Filmin konusu kısaca böyle. Açıkçası filmin fragmanını ilk kez izlediğim zaman büyük beklentilerim vardı. Hızlı bir açılış sahnesi beni mest etti. Ama daha sonra fil yavaş yavaş büyüsünü kaybetti. Hele filmin sonu bence en kötü kısmıydı. Ama yanlış anlaşılmasın Ben Efsaneyim kötü bir film değil. Sadece vaad ettiğini yerine getiremediğini düşünüyorum.

Will Smith, Robert Neville rolünde oldukça başarılı oyununa diyecek bir şey yok. Tek başına filmi götürüyor. Aslında film tek bir tür değil üç türün birleşmesi denilebilir. İlk olarak bir bilim/kurgu filmi, ikincisi bir korku filmi ve son olarak da bir aksiyon filmi. Ama belki de bu yüzden filmde hep bir şeyler eksik kalıyor.

New York’un terk edilmiş, harap görüntüsü ve bomboş bir Dünya görüntüleri son derece çekici ve ikna edici, ama aynı şeyi mutantlar için söylemek zor, tamam belki kötü değiller ama en azından son derece yapay duruyorlar.

Kıyamet sonrası filmler hep hoşuma gitmiştir. Ama nedense bu tür filmler sinemada kitaplarda olduğu kadar iyi ifade edilemiyorlar. Postacı (The Postman), Waterworld gibi filmler son derece zengin bir malzemeye sahiplerdi ama nedense filme aktarılınca hepside vasatı aşamadı. İtiraf etmeliyim ki Ben Efsaneyim burada bahsettiğim filmlerden daha iyi. Ama gene de Richard Matheson’ın romanının bu üçüncü uyarlaması pek de kitabın hakkını vermiyor. (Diğerl uyarlamaları The Last Man on Earth (1964) ve The Omega Man (1971))

Belki de bu kadar olumsuz görüşte olmamın sebebi filmden çok fazla beklentim olmasıydı. Yoksa aslında film kötü bir film değil. Ama bence asla bir klasik, bir kült olabilecek bir film değil. Oha! süper film olmuş diyemem ama gene de tavsiye ederim.

Sinan’ın Notu: 7

Filmin imdb sayfası

Wikipedia’da I Am Legend

Burada ve burada ise fragmanları seyredebilirsiniz.

Film ile ilgili çizgi roman ve kısa hikayeler için buraya bakabilirsiniz.

!! Dikkat !! Yorumlar filmin konusu ve sonu ile ilgili içeriğe sahip olabilirler.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Youtube, Atatürk, sansür, özgürlük ve koyun gibi bir millet

Bugün akşam eve gelince farkına vardım ki Youtube‘a erişim gene yasaklanmış. Ankara Cumhuriyet Savcısı Kürşat Kayral, Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurarak youtube.com sitesine erişimin engellenmesi talep etmiş. Sebebi ise Youtube.com’da Atatürk’e hakaret eden bir video olması. Bunun üzerine de Türk Telekom siteye erişimi DNS bazında yasaklamış. Herkese hayırlı olsun.

Bu sözde yasaklama bir çok yönden saçma ve bence şov amaçlı.

Birinci neden yasağın nedeni. Youtube yasakladın ne oldu? Hakaret eden videoyu sadece Türk’ler seyredemeyecek. Ne oldu yani kendi erişimizi yasaklayarak yapılan hakareti engellemiş mi olduk? Savcı Türk Telekom’dan internete bağlananların bu siteye erişimin engelleyince bütün Dünya’ya ders mi verdi? Bu tarz hakaret eden birisi varsa kendini kötü mü hissedecek? “Bir daha vallahi yapmam, bütün (ve sadece) Türkiye Youtube’a giremeyecek, çok üzgünüm” mi diyecek?

Bu olay için aklıma şu benzetme geliyor: Kalabalık bir ortamdasınız, adamın biri bağıra bağıra size küfrediyor veya sizi o topluma kötülüyor. Siz de buna tepki olarak kendi kulaklarınızı ve arkadaşlarınızın kulaklarını kapıyorsunuz.

İkincisi siteye erişimi engellemek ne demek? Bir video yüzünden milyonlarca videonun olduğu bir siteye erişimi engellemek niye? Ayrıca internet üzerinde video yayını yapabilecek tek ortam Youtube değil ki? Birisi videoyu alıp bir başka yere koydu diyelim, savcı oraya erişimi de mi yasaklayacak? Benim tavsiyem Türkiye’de Internet erişimini tümden yasaklasın daha kolay olur.

Üçüncü kendini bilmez biri Atatürk’e hakaret etti diye tüm Türkiye’ye bir yasak getirmesi. Atatürk adı kendini koruyamayacak mıdır ki bu kadar saçma sapan yasakların ardına saklansın. Atatürk’ün ismi, mirası bu kadar zayıf mıdır ki kendini bilmeyen birinin lafı yüzünden yıkılsın?

Dördüncüsü bir Cumhuriyet Savcısı’nın yani okumuş, aydın, bilgili ve özgürlüğü savunması gereken biri nasıl oluyor da böyle bir uygulama içinde bulunuyor? Hakareti yiyen benim ama benim savcım beni cezalandırıyor. Bravo.

Ama biz zaten bunu hak etmedik mi? Kendini bilmez, ne yaptığını bilmez adamlara paye verildiği için bu günlere gelmedik mi? Çok sayın! medyamız yüzünden buralara gelmedik mi? Gazete köşelerinde kendine gazeteci diyen adamlar internete sansürün doğru olduklarını savunmadılar mı? (Bakınız: Ali Saydam’ın Benim ‘blog’um da yok Facebook üyeliğim de! yazısı).

Diyorum ya, aslında biz bunları çoktan hakettik. Bu yasakçı zihniyet etrafı sararken sesimizi çıkarmadık. Kişisel özgürlükler sınırlanırken kimse sesini çıkarmadı. Bir ülke olarak sansüre, cehalete boyun eğerek bu günlere geldik.

Binlerce blogun, birbirinden faydalı yazıların olduğu, Dünya’nın trafiği en büyük sitelerinden Wordpress.com hala mahkeme kararı ile sansürlü, youtube.com’da kapalı ve bunun dışında sansürden payını alan bir çok site daha var. Yarın ne olacak, hoşumuza gitmeyen bir yazı var diye Wikipedia’ya erişimi de mi yasaklayacağız.

Bilmemiz ve anlamamız gereken bir şey var ki, sansür özgürlüğün en temel düşmanlarından biridir. Cehalet içinde hiç bir şeyi umursamayan, koyun gibi bir millet olmaktan kurtulmamız gerekiyor.

Bir de merak ediyorum sözde Atatürk’ü savunduğunu iddia edenler acaba onu neden hiç anlamıyorlar?

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Mustafa Kemal Atatürk

Bu arada Telekom’un sansürü sadece yüzeysel. Burada Wolkanca youtube’a (ve diğer Türk Telekom sansürlü sitelere) girmeniz için bir iki yöntem göstermiş. Bir yöntemde burada var.

Ayrıca isterseniz burada Türk Telekom sansürü ile ilgili bir yazı var.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Türk Telekom’a rağmen Internet

Yaşasın! Tam altı gün sonra ve yaklaşık 20 telefon konuşmasından sonra tekrar Internet’e bağlıyım.

Belki biliyorsunuzdur. Türkiye İnternet erişimi için Dünya’da en çok para ödenen ülkelerin başında geliyor. Tabii doğal olarak kaliteli bir servis beklemek gerekiyor ama gerçek çok farklı. Aynı zamanda Dünya’daki en yavaş İnternet bağlantılarından birine de gene biz sahibiz.

Neyse lafı fazla uzatmayalım. Başıma gelen olay şöyle:

Bundan altı gün önce İnternet bağlantım kesildi. Modemime baktım ADSL sinyali yok diyordu. Nadiren böyle olduğu zamanlar bekleyince bir kaç saniye sonra her şey normale dönüyordu. Böyle olmayınca TTnet’in ADSL destek hattı olan 444 0375′i aradım. Karşıma çıkan kişi bağlı olduğum santralda bir çalışma olduğunu söyledi.

Yapacak bir şey yok. Bekledim. Ertesi gün oldu gene destek hattını aradım. Gene aynı cevap: “çalışma devam ediyor”. Diğer gün geen aradım destek hattını bu seferde aynı cevabı alınca bu kadar kolay pes etmedim. Santral ile direkt görüşmek üzere telefonunu aldım. Çalışmanın ne durumda olduğunu ve ne zaman biteceğini öğrenmek için aradım. Cevap olarak çalışma bitti geldi. Sevindim. Ama tahmin edersiniz ki erken sevinmişim. Gene destek hattını aradım. Gene çalışma olduğunu söyledim. Bu sefer cevap olarak çalışma olmadığını santral ile görüştüğümü söyledim. Hata kaydı aldılar. Hakkını vermek gerekir ki Pazar günü birisi incelemek üzere eve geldi. ADSL sinyali olmadığını söyledi. (Ben zaten başta söylemiştim ama demek ki illa birinin bunu tasdik etmesi gerekiyormuş) Gelen kişi santralı aradı sinyal yok dedi. Beş saniye sinyal ve bağlantı geri geldi. Adam beş dakika sonra problemin düzeleceğini söylerek gitti. Tabii ki Internet gelmedi. Gene telefona sarıldık. Gene destek hattı ile anlamsız ve sonuçsuz görüşmelerden sonra en sonunda ertesi gün santaldaki kişi ile direkt konuşunca sorun çözüldü.

Sonuç olarak söylediklerine göre hattım 4 mb. olduğu için sinyal bozuluyormuş. Tabii ben 2 senedir bu şekilde olduğunu ve problem olmadığını söyleyince, bir iki ilgisiz açıklama geldi. Şu anda hattım hala 4 mb. ve problem yaşamıyorum. Yani açıklama pek geçerli değil. Açıklama doğru bile olsa bu TTNET’in ne kadar abuk sabuk iş yaptığını bir kanıtı olsa gerek. Var olan kapasiteyi arttırmadan devamlı bağlantıları yükseltiyorlar.

Tekel olmanın dayanılmaz hafifliği böyle birşey olsa gerek.

Artık yeter TTNET diyorum. Tek istenilen düzgün servis.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Büyük Hazine: Sırlar Kitabı (2007)

Büyük Hazine: Sırlar Kitabı (National Treasure: Book of Secrets) 2007Bu film 2004 yılında Büyük Hazine adlı filmin devamı niteliğinde. Aslında tam olarak devam demek tam doğru olmaz ilk filmi seyretmediyseniz de bu filmi seyredebilirsiniz. Ayrı macereyı anlatıyor. Filmin kadrosu ise neredeyse aynı. Başrolde gene hazine avcısı Ben Gates rolünde Nicolas Cage var. Aslına bakarsanız filmin kadrosu oldukça iyi. Nicolas Cage, Diane Kruger, Jon Voight, Ed Harris, Harvey Keitel, Helen Mirren gibi oyuncular var.

Bu sefer Ben Gates ve arkadaşları, Ben’in atalarından birinin ismini temize çıkarmak amacı ile bir hazine avına atılıyorlar.

Filmin kendisine gelince biraz karmaşık duygular içindeyim. Aslında düşündüğünüz zaman film bir sürü uçukluklar, saçmalıklar ve akla yatmaycak sahneler ile dolu. Fakat filmi seyrederken bunları düşünmeye pek vakit kalmadığından bence zevkli ve eğlenceli bir film. Yönetmen Hon Turteltaub bu konuda iyi bir iş çıkarmış. Son derece hareketli sahneler ve sık ama iyi yerleştirilmiş espriler ile rahatça seyrediliyor. Filmden çıktıktan sonra çok fazla bir şey ifade edecek bir film değil ama sinemaya gitmek için harcadığınız para ve zamanın karşılığını veren bir film.

Sonuç olarak Nicolas Cage’in karakteri Ben Gates asla bir Indiana Jones değil ama Mayıs 2008′deki Indiana Jones randevusuna kadar idare edecek bir film.

Ben tavsiye ederim keyifle izledim.

Sinan’ın Notu: 7

IMDB sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Strauss Festival Orkestrası ve Balesi

Strauss Festival Orkestrası ve BalesiSalı akşamı, trafikte 1,5 saat geçirdikten sonra Maslak’ta ki İş Sanat’a gelmeyi başardık. Amacımız, Strauss Festival Orkestrası ve Balesi’ni dinlemek ve bu seneki kültür-sanat etkinlikleri vecibemizi yerine getirmek. Söylentiye göre bu okestra Avrupa’nın ünlü orkestralarındanmış. Bana kalırsa pek ahım şahım bir şey yoktu. Orkestra vasatın ancak biraz üstündeydi.

Özellikle ilk yarı uyumak için idealdi. İkinci yarı ise biraz daha iyiydi. Bir kaç neşeli parça (ne de olsa yılbaşı deyince insan eğlenceli bir şeyler bekliyor) beni biraz uyandırdı. Ne ironiktir ki bence konserin en neşeli parçası üçüncü biste çalınan Radetzky Marşı‘ydı. (Radetzky March mp3) İronik, çünkü Valsin Kralı olarak bilinen Staruss aslında Johann Strauss II‘dir. Ama Radetzky Marşı, babasına ait. (Burada hafif manyakça bir durum babanın da oğlunun da adı Johann Strauss. Herhalde Baba Strauss düşünmüş ki; eğer oğlum ünlü olursa bende arada kaynarım, olmazsa zaten farketmez!)

Bu arada bir iki kelime de orkestraya eşlik eden bale grubu için söylemek. Kelimeler: “Çok kötü”. Güneyde ki tatil köylerinde daha iyi dans eden animatör toplulukları var.

Bir de İş Sanat ile ilgili birşeyle söylemek istiyorum. Birinci salon çok sıcaktı, herhalde salonu sabit ısıda tutacak bir havalandırma sistemi koymayı unutmuşlar. Bir ikincisi de konser programına şarkıları yazan kişiyle ilgili. Bu adam parçaların bir kısmını Türkçe yazmış mesela Yarasa Uvertürü gibi, diğerlerini ise -herhalde bilmiyor- İngilizce yazmış. E kardeşim bilmiyorsan bir bilene sor.

Sonuç olarak kendime not aldım. Bir daha bu orkestradan uzak dur, onun yerine çigan orkestrasının konserine git. (Ya da evinde otur!)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Hitman (2007)

Hitman (2007)Bilgisayar oynayanlar bilir, aslında Hitman popüler bir bilgisayar oyunudur. Ajan 47 adında bir suikastçinin maceralarını takip eden bu oyun değişik konusu ve popülerliği yüzünden film yapıldı.

Bizim de geçen gün bu filme gitme şansımız oldu. Her ne kadar Mısra’yı ikna etmem biraz zaman aldıysa da, sonunda filme gitmeyi başardık. Aslında film için anlatılıcak pek birşey yok. Sonuçta bir aksiyon filmi ve daha fazlasını vaad etmiyor, vaad etmediğini de zaten vermiyor.

Hareketli sahneler, bolca vurdulu kırdılı güzel dövüş sahnesi var. Tabii bilgisayar oyunun da olduğu gibi etrafa saçılan bir sürü kanı da unutmamak lazım. Bu arada filmin bir kısmı da İstanbul’da geçiyor. Şahsen ben şaşırdım, çünkü normalde değerli! basınımız hemen bu konuyu gündeme taşırdı.

Filmde benim en çok dikkatimi çeken ise muhteşem bir güzellik oldu. Yo Rus kızdan bahsetmiyorum. benim bahsettiğim Audi S5.

Sonuçta, daha önce de belirttiğim gibi film vaad ettiğini veriyor ama daha fazlasını değil. Yani başka bir seçeneğiniz varsa onu değerlendirmeyi düşünebilirsiniz. Ama sıkıcı bir film de değil. Gidiyorsunuz, seyrediyorsunuz çıkınca da hiç hatırlamıyorsunuz (Audi S5 hariç). Boş zaman geçirmek için ideal bir film.

Sinan’ın notu 6.5

Filmin IMDB sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu