Bu Şubat ayının 21′inde bu senenin ilk ve tek tam ay tutulmasına şahit olma fırsatı ile karşı karşıyayız. Türkiye’den de izlenmesi mümkün olabilecek bu olay 21 Şubat’ın ilk saatlerinde başlayacak (NTV 02:36 diyor). Buna göre Ay’ın Dünya’nın gölgesine girerek bakır rengi bir görüntüye boyanmasının takip edebileceğiz. Ay yaklaşık olarak bir saat boyunca Dünya’nın gölgesinde kalacak. Tutulmanın son bir kaç saati, yani ayın gölgeden çıkışının sonları Türkiye’den izlenemeyecek çünkü o saatlerde ay batmış olacak.
Ay tutulması, Dünya’nın Güneş ve Ay arasına girmesi ile meydana geliyor. Güneş, Dünya ve Ay aynı hizaya geldikleri zaman ve Dünya ortada bulunduğunda Ay tamamen Dünya’nın gölgesi altında kalıyor. Bir ay tutulması gerçekleştiği zaman Ay her zaman için dolunay olarak gözükmektedir.
Bir ay tutulması tipik olarak senede iki kez meydana gelir. Fakat tutulmanın tipi ve uzunluğu ayın o andaki konumu ile ilgilidir. Dolayısı ile bu tutulmalar her zaman tam tutlma olarak gerçekleşmeyebilir.
Ay Dünya’nın gölgesi altında kaldığı zaman tamami ile karanlıkta kalıp görünmez bir hale dönüşmez. Bunun sebebi Güneş den gelen ışığın Dünya’nın atmosferi yüzünden kırılarak Ay’ı hafifçe görünür kılmasıdır.
Eğer bu tam ay tutulmasını kaçırırsanız, bir sonraki tam ay tutulmasınına tanık olmak için 2010 yılının sonuna kadar beklemek zorundasınız.
Eğer fazlaca blog takip eden biriyseniz, geçtiğimiz günlerde mutlaka teknoloji firmalarının logolarının evrimini anlatan bir yazıya herhangi bir blogda rastlamışsınızdır. Bu yazı ilk olarak Neatorama adlı bir sitede The Evolution of Tech Company Logos (Teknoloji Şirketlerinin Logolarının Evrimi) başlığı adı altında yayınlanmıştı. Aynı site bu sefer aynı çalışmayı araba logoları için de yapmış.
Beş altı tane araba firmasının logolarını ilk hallerinden bu yana geçen zamandaki halleriyle bu yazıda bulabilirsiniz. Yazıda sadece resimler yok aynı zamanda firmaların hayata atılmaları ile ilgili bilgiler ve ilginç hikayeler de bulunuyor.
Ayrıntıları ve logoları linki takip ederek görebilirsiniz. Ama bir kaç ilginç bilgiyi buraya bende yazıyorum ve kendim de birşeyler ekliyorum.
Bugün neredeyse bütün gündür kar yağıyor. İtiraf etmeliyim ki karda beni çeken bir şeyler. Oturup pencereden karın yağışını seyretmek, çıkıp karda dolaşmak, güzel şeyler bunlar. Ama kar deyince en zevklisi kartopu savaşlarıdır. Hatırlarım çocukken yünden eldivenler ıslanıp sırılsıklam olana kadar kartopları yapılır, daha sonra düşmanlar bir güzel şişlenirdi. İlk önce giysiler gelişti artık eldivaneler kartopu yapmaktan ıslanmıyor. Geçenler de internette gördüğüm şey ise insanın kartopu oynayasını getiriyor.
Bu bir kartopu yapıcı. Saniyeler içinde kusursuz bir sürü kartopu hazırlayabilirsiniz. Aslında kaba bir salata kaşığına benziyor ama bir kartopu savaşı için ciddi bir cephane tedariği sağlıyor. Olayın içinden biraz romantizmi aldığı doğru ama öte yandan epik kartopu savaşları için son derece gerekli.
Üstelik adamlar sadece kartopu yapıcı da yapmamışlar, kardan siperler veya igloo (eskimoların kardan evleri) kumanda merkezinizi yapmanıza yardım edecek bir kardan tuğla yapıcı da var. Dahası eğer kartoplarını yeterince uzağa fırlatmaya gücünüz yetmiyorsa bir de kartopu fırlatıcı var.
Açıkçası Canavar filmlerini severim. Dev gibi bir yaratığın New York’u (ya da başka bir şehri) yerle bir etmesini izlemek bence çok eğlenceli. Ama nedense son zamanlarda adam gibi bir film yapmayı kimse beceremedi. Cloverfield de aslında bir canavar filmi. Bu kadarı isimden de anlaşılıyor. Tabii filmi yapanlar filmin sürpriz etkisi artsın diye alakasız bir isim koymuşlar, yani bilmeden gidince etkisi fazla olsun diye. Ama bizim film firmalarımız çok zeki! olduklarından filme “Canavar” adını vermişler. Neyse bu ayrı bir konu, biz filme geçelim.
Indiana Jones IV’ün (Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull Fragmanı - Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı) ilk fragmanı bugün sinemalara ve internete düştü. İnsanın ağzı sulanıyor.
Eğer isterseniz Yahoo!’nun video sitesinde daha yüksek çözünülürlü bir hali de mevcut.
Bu Ağustos ayının on beşinde sinemalara yeni bir Yıldız Savaşları filmi gelecek. Aslında üç boyutlu bir animasyon filmi bu. Resmi Star Wars sitesi bu filmin fragmanı da dahil olmak üzere filmin yapımını, animasyonların nasıl yaratıldığını ve bunlara benzer şeyleri içeren bir sürü video içeriyor. Bekleyemeyenler buradan bakabilir.
Klon Savaşları (Clone Wars) adını taşıyan bu üç boyutlu film adından anlaşıldığı üzere Klon Savaşları sırasında yaşananları konu alıyor. Filmin fragmanı ve diğer görsellerine göre filmde yeni karakterlerde yer alacak. Bunlarda bir tanesi Anakin’in padawanı bir kız. Ayrıca yönetmeninin söylediğne göre film Anakin ile Obi-Wan Kenobi’nin gerçekten kardeş gibi bir olduklarını gösterecekmiş. Yani Sith’in İntakamı’nda en sonunda “You were my brother Anakin” derken atmıyormuş.
İlk Yıldız Savaşları’nda Obi-Wan ile Luke, Obi-Wan’ın evinde ilk kez bahsettikleri andan beri neredeyse fimi izleyen herkesin merak ettiği bir olaydır Klon Savaşları. Nasıl başladığını öğrendik. Şimdi neler olduğuna tanık olacağız.
Alice: Bana hangi yoldan gitmem gerektiğini söyler misin? Kedi: Bu, büyük oranda nereye gitmek istediğine bağlı. Alice: Şey, nereye gideceğimi bilmiyorum. Kedi: O zaman hangi yoldan gittiğin farketmez.
Bu diyalog Alice Harikalar Diyarında (1865) adlı kitaptan alınmıştır.
Photoshop her zaman magazin dergilerine çıkan ünlülerin orasını burasını düzeltmek için kullanılmıyor. Vladstudio adında bir site bu sefer Photoshop’ı Dünya’ya uygulamışlar. Değişik bir fikirle. Dünya üzerindeki kara parçalarının deniz, su kütlelerinin ise kara olduğu bir dünya yaratmışlar. Oldukça ilginç olmuş.
İsteyenler buradan resmin daha kaliteli yüksek çözünülürteki hallerini ufak bir ücret karşılığında indirebilirler.
Carter Chambers (Morgan Freeman) 45 senedir tamircilik yapan kendi halinde, iyi bir aileye sahip biridir. Öte yandan ise Edward Cole (Jack Nicholson) sınırsız zenginlikte, huysuz, nevi şahsına münasır birisidir. Bu iki adam kanser mücadelesi verdikleri bir hastane odasında tanışırlar. İkiside bir seneye yakın ömürleri kaldığını öğrenir ve ölmeden önce yapmayı planladıkları şeyleri içeren bir listede yazanları yapmak üzere beraber yolculuğa çıkarlar.
Açıkçası filmin konusu oldukça klişe. Birbirinden çok farklı iki insan ölüm sayesinde biraraya gelir, engin ve mutsuz olan, diğerine hayatta yapamadıklarını yapma fırsatı verirken diğeri de ona insanca duygular aşılar vesaire vesaire… Yani bu ilk defa tanık olduğumuz bir konu değil. Öyle olmadığı gibi aslında senaryo ve anlatım da tahmin edilebilir, basit bir yönde ilerliyor. Yönetmen Rob Reiner pek iyi bir iş yapmamış. Hatta filmin bir sahnesinde iki kafadar Mısır’da piramitlere karşı oturuyorlar ama arka planın özel efekt olduğu o kadar belli ki, dikkatinizden kaçması ise imkansız.
Ama bir şey filmi kurtarıyor. O da iki süper aktörün oyunculuğu. Jack Nicholson ve Morgan Freeman rollerinde iyi değiller. Çok iyiler. Birbirleriyle büyük uyum içindeler. Dolayısı ile onları seyrederken, filmin diğer eksiklikleri hiç dikkatinizi çekmiyor.
Sonuç olarak etrafta tabancaların olmadığı, gerçekçi, duygusal ve zaman zaman da komik bir film seyretmek istiyorsanız bu film tam size göre. Gene de muhteşem, unutulmaz bir film demek pek mümkün değil. Ama keyifle sıkmadan izleniyor.
Bu cumartesi akşamı kalabalık bir arkadaş grubu ile Beşitaş’ta bulunan BKM Mutfak‘a gittik. Belki duymuşsunuzdur, Yılmaz Erdoğan ve Demet Akbağ’ın tiyatrosu olan Beşiktaş Kültür Merkezi’nin bir uzantısı olan bir kafe-bar. Aslında tam olarak da kafe-bar demek yanlış olur. Üst tarafı kafe-bar altında ise bir atölye var. Burada gece hayatı konsepti içine biraz tiyatro sıkıştırılmış. Hafta arası kafe-bar-restoran olarak hizmet veren mekanda hafta sonları canlı müzik dinleyebilir ve Atölye oyuncularını seyredebilirsiniz.
Ben normalde gazete pek okumam, başta yazılı basın olmak üzere Türkiye’nin başına gelen en kötü şeylerden biri olarak medyayı görüyorum. Dolayısı ile köşe yazarlarını da pek okumam. Ama gene arada sırada kayda değer bir yazı çıkıyor. Öyle olunca da bir şekilde zaten bana da ulaşıyor. BAşağıdaki yazıyı Yılmaz Özdil, 30 Ocak günü Hürriyet’te yazmış, arkadaşım Sağnak da bana iletmiş. Aslında yazı bilinen bir hikayeyi anlatıyor çok orijinal değil. Genede okunması ve ders çıkartılması gereken bir hikaye.
İstakozlar, bir çok kişi tarafından genel olarak lezzetli ve pahalı bir yemek olarak bilinirler. Ama değişik görünümlerine ve “denizin karafatmaları” olarak adlandırılmalarına rağmen aslında çok ilginç ve karmaşık hayvanlardır.
Mesela bir istakoz’un kıskaçları bir kaç değişik biçimde olabilir. Mesela bir kesici, bir ezici, veya iki kesici vs. gibi. İstakozların dört anteni vardır. Bu anten üzerindeki ince tüyler aracılığı ile avlarındaki amina asitleri hissedebilirler. Avları ise yüzün üstünde farklı çesitten oluşmaktadır. Arada sırada bitkileri ve hatta kendi türlerini de yiyebilirler (Bu yüzden markette gördüklerinizin kıskaçlarında lastikler var). Bir istakozun ağzında diş yoktur, bunu yerine dişleri midesindedir. Bazen yemeğini gömerek bir kaç gün aynı yemek ile idare edebilir. Değiştirdiği kabuklarını da yer. Bu kabuklar büyük bir kalsiyum deposudur. Saldırıya uğradığında veya köşeye sıkıştığında uzuvlarını geride bırakarak kaçabilir. Bu uzuvlar daha sonra yeniden çıkar. Bu yüzden bir istakozu öldürmenin en kolay yolu canlı olarak kaynar suya atmak veya dikey olarak ikiye bölmektir. İstakozların acıyı hissedip hissetmedikleri ise şu an için bilemiyoruz. Ama gene de istakozları canlı olarak kaynatmak bir çok yerde yasaklanmış durumda.
Son Yorumlar