Bugün Can Dündar‘ın yazıp yönettiği Mustafa adlı filme gittik. Konu Mustafa Kemak Atatürk olunca her zamanki gibi tartışma eksik olmuyor. Şimdiden konuyla ilgili yazılıp çizilenler etrfata çoğalmaya başladı. Bende kendi izlenimlerimi anlatayım dedim.
İlk olarak belirtmek gerekir ki Mustafa aslında bir belgesel. Bunu söylememin sebebi bazıları tarafından bunun sanki bir sinema filmi gibi aktarılması. Ama bir belgesel olması sizi Mustafa‘yı seyretmekten alıkoymasın.
Filmde, Mustafa’nın doğuşundan başlayarak ölümüne kadar olan hayatını anlatılıyor. Zaten bu kadarı anlaşılıyor ama film diğer Atatürk belgesellerinden biraz farklı.
Bu filmde Mustafa Kemal bir insan olarak tanımlanıyor. Yani sadece müthiş tarafları ile değil, insani zaafları ile de aktarılmış. Bana kalırsa bu onu basitleştirmekten öte daha da büyük bir insan haline getirmiş. Normal, bizim gibi bir insanın nasıl bir dünyanın en büyük askerlerin ve devlet adamlarından biri haline geldiğini anlatıyor. Bu yüzden bence oldukça başarılı bir çalışma olmuş.
Bana kalırsa fimin bazı yerleri biraz kısa geçilmiş. Mesela Çanakkale’deki zaferi, Samsun’a çıkışı vesaire gibi olaylar üzerinde durulmamış. Bunun yerine Mustafa Kemal’in o anki hali üzerine yoğunlaşılmış.
Sonuç olarak ben oldukça beğendim. Son derece güzel bir belgesel olmuş. Can Dündar iyi bir iş çıkarmış. Kesinlikle tavsiye ederim.
Sinan’ın Notu: 8/10
Bu arada yeni öğrendim ki, Turkcell son anda filme sponsor olmaktan vazgeçmiş. Bunu da “bizim her kesimden müşterimiz var, bu filme sponsor olursak bir kesimi karşımıza alabiliriz” gibisinden gerzekçe bir sözle açıklamaya çalışmışlar. Bence Turkcell’in ayıbı çok büyük. Kınıyorum…
admin tarafından 27 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.
Kategori: Internet.
Çok değil bundan bir kaç sene öncesine kadar Türkiye’de Internet olması gerektiği gibi sansürsüz, açık ve demokratik bir şekilde yaşanabilen bir deneyimdi. Ama artık öyle değil. Hergün başka siteler cahil savcı ve hakimlerin eline düşüyor ve kırmızı bir yazı ile erişime kapatılıyorlar. Hatta bazen o yazıyı bile görmek mümkün değil.
Türkiye’de Internet’in geleceği karanlık. Ama ileride neler olabileceğini nasıl bir hale geleceğini pek de anlamayanlar varsa onlara geleceği gösterebiliriz.
Ufak bir Firefox eklentisi. Adı China Channel Firefox Add-on. Yaptığı iş ise çok basit. Firefox’a bir eklenti olarak yükleniyor ve Çin’in uyguladığı sansürü evinizin rahatlığında yaşayabiliyorsunuz. Türkiye’de gidişat bu duruma yaklaşıyor. Ama hiç değilse önümüzde örnek var. Bu duruma düşmeden bir şeyler yapmak mümkün.
Aranızda Türkiye’de durumun bu kadar vahim olmadığını düşünenler veya durumun önemi kavrayamayanlar, ya da hiç umurunda olmayanlar olabilir. Açıkçası Türkiye’de de durum vahim. Binlerce siteye erişim engelli durumda. Ama kendini gelişmeye kapatan devletlere (imparatorluklara) neler olduğunu birinci elden bilen insalar olarak buna bir dur demek lazım. Bu olay er ya da geç herkesi ilgilendiriyor.
Deneyin, denetin, sansürün ne kadar kötü olduğunu mümkün olduğunda kadar çok kişiye anlatın.
Çin sansürünü yaşamak ve geleceğinizi görmek için gerekli Firefox eklentisini buradan indirebilirsiniz.
admin tarafından 26 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.
Kategori: Internet.
Cuma öğleden sonra bir anda Blogger’a Türkiye’den erişim yasaklandı. Bu aslında bazıları için çok da sürpriz bir gelişme değil. Neyin ne olduğunu bilen insan dışında çok fazla da gürültü çıkmadı aslında. Youtube erişim ilk kapatıldığı zaman daha fazla tepki gelmişti. Şimdi de yüzbinlerce kişinin kendini ifade etmeye çalıştığı bir platforma erişim yasaklandı.
Aslında bizim gibi bir millete müstahak bir hareket. Youtube kapatıldı. Biraz bağırış çağırış, biraz tepki… Daha sonra yavaş yavaş azalan tepkiler ve en sonunda bu konuya dikkat çeken bir kaç kişi dışında olay neredeyse unutuldu. Youtube hala kapalı. Onun dışında bir sürü siteye erişim yasaklandı. Onlarda o kadar ses bile çıkmadı. Şimdi ise Dünya’da en fazla ziyaret edilen bir ortam, yüzbinlerin kendini ifade ettiği belki de gelir sağladığı bir ortama erişim yasaklandı. Bir kaç yayın organında bir iki paragraf halinde çıkan yüzeysel yazılar dışında, bizim basınımızın tepkisi yok.
Aklıma gelen tepkilerden bazıları şunlar. Mesela bu davaları açan savcılara ve bu kapatma kararını veren hakimlere “Halkı cahilliğe teşvik etmek” suçu ile dava açılabilir mi? Ya da ne bileyim “Atatürk ilkelerine karşı gelmek”ten dolayı bir dava açılabilir belki. Ne de olsa özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir diyen bir adamın daha önemli bir ilkesi olabilir mi?
Tabii Türk Telekom Müdürlüğü’nü es geçmemek lazım.Tembelliğinden veya acizliğinden dolayı tek bir sayfaya erişimi engellemek yerine bütün servislere erişimi engellemenin bir yaptırımı olması lazım. Ama ne de olsa tekel olmanın dayanılmaz hafifliği bu.
Ben avukat değilim, hukuktan fazla anlamam ama herhalde oralarda bir yerde anlayan birisi vardır. Onlar bu konuda fikirlerini belirtsin. Ya da başka bir önerisi olan varsa söylesin. Belki de daha etkili bir fikir çıkar ortaya.
Bu konu ile ilgili olarak şu yazılarda ilginizi çekebilir.
www.sansuresansur.org siteside bu konuya dikkat çekmek amacı ile açılmış.
Bugün Google Türkiye Ofisi’nin Ritz-Carlton otelinde gerçekleştirdiği programa katıldım. Programın konusu başlıktan da anlaşılabileceği gibi Internet Reklamcılığı idi. Aslında ilk olarak Google Türkiye Ofisi’ni tebrik etmek lazım. Internet reklamcılığı Türkiye’de henüz yeterli ilgiyi görmüyor. Bu yüzden özellikle reklam ajanslarına ve diğer firmalara bu konuda bir seminer vermenin çok yararlı olduğunu düşünüyorum.
Seminer 09:30′da başlıyordu. Ama bir organizasyon hatası mı desem yoksa Türk insanın hiç bir yere zamanında gidememesi mi desem bilemiyorum ama program başlaması gereken saatte başlamadı. Bunun dışında birkaç organisazyon hatası da vardı. Programa katılanların sayısı belli olmasına rağmen nedense bundan çok ziyaretçi gelmişti. Tabii bunların hepsi içeri alınınca başta ayrılan yerler yeterli olmadı. Kalanların bir kısmı şanslıydı, sağa sola atılan dev minderlere yayıldılar. Ama herkes o kadar şanslı değildi. Bir kısım ayakta kaldı. Bir kısım da (benim gibi) tabure bozması şeylere oturmak ve bel ağrısı içinde sunumları seyretmek zorunda kaldılar. Bunun dışında katılımcılara verilen dosyalar, promosyon amaçlı kuponlar, anketler vs. gibiler de sınırlı sayıda olduğundan bir kısım ziyaretçiye bunlar verilemedi. Ama atalarımız demişler ki “yiğidi öldür hakkını yeme”. Google yöneticileri konuya gerekli özeni göstermeye ve ilgilenmeye çalıştılar. Eksiklerin bir kısmını tamamladılar. Sunumlar bittiğinde eksik dosyaları tamamlamışlardı. Ama hala saatlerce eğri büğrü oturmaktan belim ağrıyor o ayrı.
Google Türkiye iyi bir ev sahibi sayılabilirdi. Sürekli kahve ikramı ve öğlen yemeği ikramı vardı.
Gelelim sunumlara. Sunumlar Google’ın kısa tarihçesi ile başladı. Bunun dışında Google’ın özellikle reklam ile ilgili ürünlerini anlatan sunumlar gerçekleşti. En başta Google Adwords, Adsense ve Analytics olarak sıralamak mümkün. Tabii ki ağırlık Adwords’deydi. Sunumlar genel olarak bu konuda deneyimli kişileri hedef almaktansa ürünleri reklam ajanslarına ve firmalara açıklama yönündeydi. Ama onun dışında ileri düzey kullanıcılara yönelik ipuçları da vardı. Benim açımdan en önemli nokta olayın teknik yönündense Google’ın reklam ürünlerini müşterilerime nasıl anlatabileceğim ve bu ürünleri kullanarak ve yöneterek karşılıklı nasıl kar edebileceğimizi anlatan bölümlerdi.
Google Webmaster Tools konusunda ki sunum ise program içinde en berbat olanıydı. Sunumu yapan kişi (Google değil Bilge Adam’dan) belki konusunu biliyordu ama sunum hem yüzeysel hem de kötüydü. Üçüncü sırada konuşma yapan hanım da (sanırım adı Çiğdem’di) oldukça kötüydü. Ama kötüler burada bitiyor.
Diğer konuşmacılar oldukça iyiydiler. Hem konularına hakimdiler hem sunumlarının içeriği yararlı hem de konuşmaları akıcı idi. En son çıkan ve iki saatlik bir sunum yapan Ömer’in sunumundan oldukça yararlandığımı belirtmek isterim.
En son olarak da komik bir olayla bitirelim. Sunum başlamak üzere, herkes yerlerini aldı ve havalı bir müzikle beraber birisi sahne de yerini almak üzere podyuma çıktı. Ve şöyle dedi:
Herkese merhaba. Ben Microsoft . . . Google Türkiye Pazarlama Müdürü Mustafa İçli. 
admin tarafından 17 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.
Kategori: Sinema.
Ben Stiller’in yazıp yönettiği ve oynadığı son filmi Tropik Fırtına’yı seyrettik. Açıkçası film Amerika’da oldukça fazla reklamı yapılmış son derece beklenen bir filmdi. Ama Türkiye’de böylesine bir durum yoktu.
Uzun zamandır sinemada düzgün bir komedi filmi seyretmemiş ve Ben Stiller hayranı da olmayan bir kişi olarak filmi seyrettim. Filmi oldukça beğendim diyebilirim.
Klasik Ben Stiller tarzı bu filmde de kendini hissettiriyor ama her zamanki kadar ağır değil. Filmde tonlarca ünlü ve iyi aktör var. Hepsi de çok güzel oynamışlar. Ama bunların arasında Robert Downey Jr. ve Tom Cruise hemen öne çıkıyorlar. Daha önce hiç görünmedikleri gibi olmalarının dışında performansları da çok iyi.
Bunu dışında zekice espriler, oldukça komik sahneler var. Ama filmde geçen esprilerin bir çoğu da Amerikan kültürü ile içli dışlı olanlara ve sinema ile ilgili olanlara hitap ettiği için herkesin bu filmdeki esprilerin tümünü kapamaması mümkün. Ama bunun dışında espriler, oyuncuların performansları, ve aksiyon sahneleri ile kaliteli bir film. Ayrıca Ben Stiller hastası olmayanlar için bile seyredilebilecek ve gülünecek bir komedi filmi.
Sonuç olarak bence komik ve eğlenceli bir film. Ben tavsiye ederim.
Sinan’ın Notu: 7/10
imdb sayfası
Şair Paul Valery bir keresinde Albert Einstein’a fikirlerini kaydetmek için bir defter tutup tutmadığını sormuş. Einstein önce ona hayretle bakmış ve şuna benzer bir cevap vermiş:
Ah hiç lüzum yok ki. Aklıma nadiren bir fikir gelir.
Ama aklına gelenlerin de iyi olduklarını kabul etmek gerekir. Öyle görünüyor fikirlerin sayısındansa boyutu daha önemli.
Ne dersiniz?
Genel olarak anlatılan hikaye, Alfred Nobel’in dinamiti keşfettiği daha sonra da icadının çok kötü ve yok edici şekillerde kullanılacağını görerek pişman olması ve bütün servetini barış ve birkaç bilim dalında her sene verilecek bir ödül için bağışlamış olmasıdır. En azından bana çocukken anlatılan ve her yerde tekrarlanan hikaye bu ve bunun benzeri.
Aslında gerçek bu romantik hikayeden biraz daha farklı. Evet Alfred Bernhard Nobel dinamiti bulan adamdır. Bu kadarı herkes tarafından bilinmekte. Daha az bilinen kısımları ise Nobel’in patlayıcılara olan merakının aileden geliyor olması. Nobel’in babasının Saint Petersburg’da bir mayın (kimi kaynaklara göre torpido) vardır. Küçük bir çocukken Nobel patlayıcılara olan merakı yüzünden kardeşinin ölümüne sebep olmuştur.
Her ne kadar asıl servetinin icadı olan dinamitten geldiği söylenmekte olsa da bu tam olarak doğru değil. Eminim ki Nobel icadından hatırı sayılır bir gelir elde etmiştir. Ama onun zenginliğinin asıl kaynağı sahibi olduğu Bofors adlı şirket. Bofors aslen bir demir çelik fabrikası olarak kurulmuş daha sonra Nobel tarafından bir silah imalathanesine çevrilmiştir. Yirminci yüzyıllın sonlarında Nobel’in yirmi farklı ülkede doksandan fazla silah fabrikası varmış. Neredeyse Avrupa’nın tümüne, Amerika ve Avustralya’ya silah satmış. Aynı zamanda petrolden de hatırı sayılır bir gelir elde etmiş.
‘Peki kimdir, nedir bu Nobel?’ başlıklı yazının devamı için tıklayın…
Çeviri yapmak aslında zor iş. Çevirenin sadece dilleri bilmesi yeterli değil. Tabii ki dilleri bilmesi çok önemli. Ne yazık ki bu da her zaman için yeterli olmuyor çünkü bir dilin başka bir dilde her zaman tam karşılığı bulunmuyor. Bu yüzden bence çevirideki en önemli şey çevirenin orijinali yaratan kişinin ne demek istediğini ve niye demek istediğini anlamış olması.
Öyle görünüyor ki bizim sinema ve televizyon sektöründe çalışan çevirmenlerimizin konu ile pek alakaları yok. Özellikle televizyonlarda filmleri (veya diğer programları) izlerken alt yazılarda geçenlerin zaman zaman tutmadığını görüyorum. Birden fazla seyredilen filmlerin dublajında da aynı şey var. Adam bir şey söylüyor altında yazan ise demek istediği şey değil.
Tabii film isimlerini çevirmede de aynı problem söz konusu. Mesela adam filmin konusu anlaşılmasın gidenlere sürpriz olsun diye filmin adını “Cloverfield” koymuş. Bizimkiler ne yapmış? Filmi “Canavar” diye çevirmişler. E ne anladım o zaman ben bu çeviriden. Bu özel isimleri Türkçe’leştirmek de yeni bir moda oldu. “Wall-e” özel bir isim şimdi onu gidip de “Vol-i” yapmanın manası ne?Acaba çevirmenler bunu yaparken kendilerini eseri ortaya koyandan daha iyi mi görüyorlar. Esere daha iyi bir isim mi koyduklarını düşünüyorlar? Anlayan var ise beri gelsin.
İşte gözüme çarpan bazı abuk sabuk çeviriler:
- 27 Dresses (27 Elbise) - Benimle Evlenir Misin?
- The Game Plan (Oyun Planı) - Oyun Bozan
- Broken Angel (Kırık Melek) - meleğin sırları (Burada Kırık Meleğin tam karşılığı olmadığını belirtmek lazım. Burada daha çok incinmiş manasında kullanılmış)
- The Flock (Sürü) - Günahkarlar
- Mongol (Moğol) - Cengiz Han
- In the Name of the King (Kral Adına) - Özgürlük Savaşçısı
- Awake (Uyanık) - Aneztesi
- One Way (Tek Yön) - İkili Oyun
- The Fox and The Child (Tilki ve Çocuk) - Arkadaşım Tilki
- Southland Tales (Güney Öyküleri) - Kıyamet Öyküleri
Sizde aklınıza gelenleri söyleyin buraya ekleyelim.
Son Yorumlar