Mart, 2008 arşivi

Photoshop Felaketleri

Photoshop çıktı mertlik bozuldu. Photoshop çıktığından beri kadınlar daha bir güzelleşti kusursuzlaştı. Resimler daha bir al benili oldu. Ama tabii her önüne gelen her şey için Photoshop kullanmaya başlayınca işin dozu da kaçmış oldu. Tabii yapılan hatalar da dikkatli gözlerden kaçmıyor. Ama artık Internet sayesinde hiç bir hata sadece bir kaç kişi tarafından bilinip unutulanlar arasına girmiyor.

Photoshop Disasters‘da kendini bu konuya adamış bir blog. Bu blog’da Photoshop (ya da herhangi bir grafik programı) ile yapılmış hatalar gözler önüne seriliyor. Aralarında oldukça ilginç ve eğlenceli olanlar da var. Bir göz atmanızı öneririm. Buraya siteden bir kaç resim koydum ama daha fazlası için siteyi ziyaret etmelisiniz.

İşte size birkaç örnek:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Zaman geçirmek için iki oyun

Flash ve tarayıcı temelli oyunlar son zamanlarda o kadar popüler ki etraf bunlardan geçilmez oldu. Özellikle Travian adlı oyun Türkiye’de inanılmaz popüler. Bunlar gibi bir kaç oyun daha var. İlginizi çekebilir.

Duels LogoBunlardan ilki Duels adlı tarayıcı temelli bir oyun. Bu oyunda bir karakteriniz var. Bir sürü zırh ve silah ile karakterinizi geliştirip diğer oyuncularla düellolar yapıyorsunuz. Oyunda silahlar ve zırhalar World of Warcrafttarzı bir şekilde düzenlenmiş. Şu an sitede 138 bin civarında oyuncu var ve günlük düello sayısı 26000 civarında. Sizde karakterinizi yaratıp bu oyuna katılmak isterseniz www.duels.com adresine gitmeniz yeterli.Duels

Dice WarsDiğer bir oyun ise  DiceWars. Eğer bir ara Risk oynadıysanız bu oyun tanıdık gelecektir. Bu Flash oyununda haritaya yayılmış bölgeleriniz ve o bölgeler üzerinde zarlarınız var. Stratejik olarak diğer bölgelere saldırıp haritaya hakim olmaya çalışıyorsunuz. Yani Risk’in sadece savaş kısmından oluşanı gibi düşünebilirsiniz. Bir kere başlayınca başından kalkmak zor olabilir. Tek kötü yanı ise sadece bilgisayara karşı oynayabilmek. Buradan gidebilirsiniz.
Dice Wars

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Neden bir özgeçmiş zahmetine girmeli ki?

Kimileriniz bilir. Seth Godin bir pazarlama gurusu. Hatta Türkiye’de bir sürü kitapları yayınlandı. Bunlardan en bilineni belki de Mor İnek isimli kitap. Hatta, “Dip - Vazgeçmeyi ve Vazgeçmemeyi Öğreten Küçük Bir Kitap” adlı kitabı şu aralar ülkemizde en çok satanlar listesinde. Aynı zamanda Squido adlı siteninde yaratıcısı. İlginç fikirleri ve güzel yazıları olan zeki bir adam. Geçen gün kendi blogunda yazmış olduğu bir yazıyı sizinle paylaşmak istedim. Üşenmedim Türkçe’ye çevirdim.

Seth Godin, yaz için bir staj duyurusu yapmış ve yanında staj yapmak isteyenler için bir programı duyurmuştu. Bundan bir kaç gün sonra da aşağıda ki yazıyı yazdı. Yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz. İşte Türkçe’si:

Geçtiğimiz günlerde, Cornell ve diğer üniversitelerdeki  üst düzey öğrencilerden stajımla ilgili bir sürü duyum aldım.

Bir ofis veya bir web sitesinde duyurulmuş olmalıydı, çünkü başvuruların hepsi birer özgeçmiş. Gerçek bir açıklayıcı mektup yok, kendini pazarlama denemesi yok. “İşte benim hakkımdaki gerçekler, beni de yığına ekleyin” gibi bir şey.

Bu biraz tartışmalı olacak ama işte buyrun: Eğer farkedilebilir, harika veya sadece harikulade iseniz, zaten bir özgeçmişe sahip olmamanız gerekiyor.

Sadece benim küçük stajım için değil, ama genelde de. Büyük insanların bir özgeçmişleri olmamalı.

İşte nedeni: Bir özgeçmiş sizi reddetmek için bir sebeptir. Bana bir kere özgeçmişinizi gönderdiniz mi diyebilirim ki “bunları eksik, şunları eksik” ve bum, oyun dışısınız.

Bir özgeçmişinizin olması anahtar kelimelere bakan o büyük makinanın içinize girmenize ve o makinada bir dişli olarak iş bulmanız için yalvarır. Sadece dev şirket canavarı için daha fazla yem. Bu, ortalama bir iş arayan, ortalama kimseler için iyi bir şey olabilir. Ama sizin hak ettiğiniz bu mu?

Eğer bir özgeçmişiniz yoksa, neyiniz var?

İşveren tanıdığı veya saygı duyduğu kişilerden  sıradışı üç tane tavsiye mektubu nasıl?

Veya dokunabildikleri veya görebildikleri karmaşık bir proje?

Ya da sizin önünüzde giden bir nam?

Veya öylesine farklı ve zorlayıcı ki takip etmeye zorlamaktan başka bir seçenek bırakmayan bir blog?

Bazıları diyebilirki “İyi tamam, ama bunlar bende yok ki”.

Evet, benim anlatmaya çalıştığım da bu. Eğerbunlara sahip değilseniz, neden farklı, harika veya sadece harikulade olduğunuzu düşünüyorsunuz? Bana öyle geliyor ki bunlara sahip değilseniz, sıradan biri olmak üzere beyniniz yıkanmış.

Müthiş işler, dünya çapında işler, insanların sahip olmak üzere öldürecekleri türden işler… Bu posizyonlar özgeçmişlerini e-posta ile gönderen kişiler tarafından doldurulmazlar. Asla.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Cengiz Han (Mongol)

Cengiz Han (film 2008)Cengiz Han’ı ilk duyduğumdan beri hep sevmişimdir. Dolayısı ile sinemada bir Cengiz Han filmi görünce de gitmemek olmazdı. Bu arada burası bir sinema blogu olmadığını hatırlatmak isterim, son üç yazının hep filmlerle ilgili olması tamamen tesadüf. Jumper filminin çıkar çıkmaz ani bir kararla Cengiz Han’ın gece yarısı seansına girmemizin büyük bir katkısı var. Neyse filme geçelim.

Her ne kadar yabancı (yabancı derken Amerikan sineması dışında kalanlar) filmlere şüphe ile yaklaşan biri olsam da gerek fragman ve afişlerinin çekiciliği, gerekse filmin kahramanı yüzünden filme isteyerek gittim. İyi ki de gitmişim. Cengiz Han iyi bir filmde olması gereken her şeye sahip. Tamam, belki ehrşeye değil ama bir çok şeye.

Birincisi son derece güzel çekimlere,  oldukça müthiş ve gerçekçi savaş sahnelerine sahip. Oyuncular rollerinin haklarını son derece iyi vermişler. Japon aktör Asano, Cengiz Han rolünde oldukça iyi. Ama Jamoka rolünde Çinli Honglei Sun daha da iyi. Diğer oyuncular da rollerinin haklarını vermişler.

Bence fimi bu kadar hoş kılan özelliklerin başında da filmin tarihsel gerçeklere bağlı kalmış olması. Cengiz Han’ı batılıların her zaman anlattığı vahşi, cani, kelimenin tam anlamı ile barbar olarak tasvir eden yaklaşımlarındansa film Cengiz’i bir insan olarak gösteriyor. Dünya’nın en büyük fatihlerinden birinin o hale nasıl geldiğini daha gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatıyor.

Filmin Moğolca olması da bence hoş ve iyi bir değişiklik. (Özellikle aksanlı İngilizce konuşan mağara adamlarından sonra)

Bu arada bana göre filmde eksik olan bir iki nokta var.  Bunların bir tanesi Timuçin’in biraz ilahi biri olarak kayrıldığını yansıtmaya çalışan kısımlar. Diğeri ise Timuçin’in bir anda Cengiz Han’a dönüşmesi. Arada geçen zamanda Moğollar’ı nasıl topladığı onları tek bir lider altında nasıl birleştirdiğine pek fazla zaman ayrılmamış.

Söylendiğine göre Rus yönetmen Sergei Bodrov aslında bu hikayeyi bir üçleme olarak düşünmüş. Kimbilir belki de devam gelir.

Kesinlikle tavsiye ederim.

Sinan’ın Notu: 8/10 (on üzerinden sekiz)

imdb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Jumper

Jumper (2008)Bu cumartesi günü Jumper adlı filme gittik. Açıkçası filmin fragmanları oldukça hoştu. Ama film fragmanları kadar iyi çıkmadı diyebilirim. Filmin konusu oldukça basit aslında.

Kahramanız David Rice (Hayden Christiansen) bir gün farkına varır ki, kendini istediği an istediği yere “ışınlayabilmektedir”. (Jumper = zıplayıcı ismi de buradan geliyor.) Bu özelliğini keyfe keder devamlı kullanmaktadır. Ama onun bilmediği bu özelliğe tek sahip olanın kendisi olmadığıdır. Bu özelliğe sahip kişiler uzun zamandır ortada dolaşmaktadırlar ve bu süreden beri onları yakalayıp öldürmeye çalışan “paladin” adı verilen ayrı bir grup vardır. Sonuç olarak David Rice’da kendini bu savaşın içinde bulur.

Aslında filmi seyrederken sıkıldığımı söyleyemem. İlgiyle izleniyor. Özellikle kendini istedğin yere ışınlayabilmek özelliği ve Dünya’nın farklı yerinde farklı manzaralar güzel anlar. Ama bence problem eldeki fikrin (kendini ışınlama) sadece bir fikir olarak filme aktarılmış olması. Yani film sadece bu özellik üzerine kurulmuş gibi görünüyor. Ortada bir hikaye yok, bir karakter gelişmesi yok. Güzel bir fikir, hikaye yok.

Ama gene de filme gidip güzel bir vakit geçirebilirsiniz. Derinliği olmadan, bir şey anlatmaya çalışmayan, iyi bir fikir etrafına, sadece fikre dayanılarak yapılmış bir film.

Sinan’ın Notu: 6/10 (On üzerinden altı)

imdb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

İhtiyarlara Yer Yok (No Country for Old Men)

No Country for Old Men (2007)Ben bir sinema profesörü değilim, ama çok film seyreden, seyrettiğimi anlayan biriyim. Bu yüzden bu yazıyı okuyanlardan eğer anlayanlar varsa rica ediyorum bana anlatsınlar. Nedir bu film? Neler oldu? Bu filmi bir şaheser yapan ne? Çünkü bana kalırsa yer yer oldukça sıkıcı, bugüne kadar seyrettiğim tüm filmler arasında en anlamsız sona sahip bir filmdi.

Film, 1980 yılında Teksas’ta antilop avlayan bir bir adamın (Josh Brolin) tesadüfen bir uyuşturucu pazarlığına denk gelmesi ile başlar. Pazarlık sırasında bir şey ters gitmiştir ve oradaki herkes ölmüştür. Adamımız orada çanta içinde bulunan 2 milyon doları kapar ve gider. Fakat başta av peşinde koşan adamımız bundan sonra av durumundadır. Peşinde ise psikopat bir katil vardır.

Film oldukça ağır bir tempoya sahip. Yavaş ilerliyor. Yavaş ilerlemesi yetmezmiş gibi (özellikle ikinci yarıdan itibaren) anlaşılmaz durumlar ortaya çıkıyor. Öyle görünüyor ki film yapanlar filmlerini ne kadar karmaşıklaştırıp anlaşılması güç hale getirirlerse o kadar iyi oluyor gibi kanı var. Sanki film sadece, biz yapılanların tersini yapalım mantığı üzerine kurulmuş.

Sevgili katilimiz Anton Chigurh (Javier Bardem) ilk sahneye çıktığı anda elleri kelepçeli olarak başlıyor ondan sonra da bir daha durdurulamayan bir “Terminatör” olarak etrafta dolaşıyor. Ama maalesef film boyunca karakteri hiç gelişmiyor. Şerifimiz ise (Tommy Lee Jones) arada sırada ekrana çıkıp filozofik bir şeyler geveliyor o kadar. Bir iki sözü komik ve güzel ama onun haricinde bir özellikle abartılı güneyli aksanı ile tam bir gevelemeye dönüşüyor.

Arada alakasız hikayeler de var. Bir ara Woody Harelson tarafından oynanan bir ödül avcısı geliyor ve gidiyor. Şerifin çölün ortasında yaşlı bir adamla (kimin nesi bilemiyoruz) yaptığı bir sohbet var. Tamamen alakasız.

Filmin iyi tarafları da var. Oyuncular oldukça iyi, özellikle Javier Bardem gelmiş en iyi psikopatlardan biri. Filmin çekimleri falan da oldukça güzel. Filmin klişeleri takip etmemesi farklı bir akışa sahip olması da iyi bir durum. Ama tabii bir şeyin bokunu çıkarınca olmuyor. Öldürme ve ölme sahneleri de oldukça gerçekçi ve iyi çekilmiş. Ayrıca eskiden vahşi batı olarak anılan yerin hala oldukça vahşi görüntüleri de hoşuma gidenler arasındaydı. Ama bunların hepsi güzel bir şekilde birleşmediği için bence olmamış.

Sonuçta eğer filmlere Atilla Dorsay tipi bir yaklaşım içinde değilseniz, sahnelerin hangi açıdan, hangi merceklerle çekildiği sizin için önemli değilse bu film size oldukça sıkıcı gelecektir. Bana geldi. Demek ki anlamadığım bir şeyler var. Başta dediğim gibi, eğer birileri çıkıp da bu filmin neden çok iyi olduğunu bana anlatırsa çok sevinirim.

Sinan’ın Notu: 4/10 (On üzerinden dört)

imdb’de No Country of  Old Men

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

“le” mü, “la” mı? Fransızlar bile bilmiyor.

Fransız BayrağıEğer uzaktan ya da yakından Fransızca’nın yanından geçmiş bir kişi iseniz biliyorsunuzdur. Fransızca da kelimeler başlarına gelen “la” ve “le” ekleriyle dişi veya erkek olarak ikiya ayrılırlar. Buna göre düzgün konuşmak için neyin dişi neyin erkek olduğunu bilmeniz gerekir. Ama bugüne kadar hangi kelimenin başına “la” hangisinin başına “le” getirmeniz gerektiğini devamlı karıştıranlardansanız veya bu konuda aklınızda soru işaretleri varsa artık içiniz daha rahat olabilir.

Arizona Üniversitesi‘nde Dalila Ayoun adında bir Fransız dilbilimcisi bir araştırma yapmış. Bu araştırma sonucuna göre Fransızlar bile neyin dişi (”la”) neyin erkek “le” olduğu konusunda pek bir fikir birlikteliği içinde değiller. Bu araştırmada ana dili Fransızca olan 56 kişiye 93 erkek kelime ve 50 dişi kelime sorulmuş. Bu elli altı kişi erkek kelimelerin sadece on yedisinde, dişilerin ise sadece bir tanesinde tam  bir fikir birliğine varabilmiş.

Fransızca neyin dişi, neyin erkek olduğunu akılda tutmaya çalışmasanız da oldukça zor bir dil zaten. Dolayısı ile bundan sonra Fransızca bilen arkadaşlarınıza daha büyük bir hayranlık duyabilirsiniz.

Dişi adlar

İlgili bağlantılar:

Language Log, HeiDeas

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

M.Ö. 10000 (2008)

10,000 B.C.M.Ö. 10.000 (10,000 B.C.) filminin fragmanlarını ve afişlerini gördükten sonra filme büyük bir beklenti ile gittim diyebilirim. Filmin vaadettiği şeyler aslında merak uyandırıcı ve seyretmeye değer şeyler. Mamutların, kılıç dişli kaplanlar ve bunların ortasında yaşama savaşı veren insanlar. Tamam buraya kadar herşey güzel, bunlar bir filmi ilgi çekici yapmaya yetecek şeyler. Ama maalesef bunlara rağmen film vaad ettiği heyecanı ve izlentiyi hayata geçiremiyor.

Filmin hikayesi oldukça basit. Dağlarda bulunan ve mamutları avlayarak geçinen ıfak bir kabile bir gün saldırıya uğrar. Sevdiği kızı kurtarmak niyetinde olan esas oğlan kızı kaçıranların peşine düşer. Bu yolculuk sırasında da bir kahramana dönüşür. Gördüğünüz gibi bu konu filmlerde milyonlarca kez işlenmiş bir konu. Tabii bu klişe konudan ortaya çıkan şaheserler var ama, gene maalesef bu film onlardan biri değil.

Tarih öncesi hayvanların canlanıp etrafta dolaşması filmi enterasan kılan etkenlerden biri. Özellikle mamutlar son derece muhteşemler. Nitekim ormanda geçen bölümde saldıran kuşlarda oldukça iyi. Gelgelim, kılıç dişli aslan bilgisayar destekli animasyonların en zayıfı.

Ayrıca filmde hakim olan birde doğaüstü bir durum sözkonusu. Yani sadece gerçeklere dayalı bir film değil. Bana kalırsa bu tarafı filmi kötüye götüren yönlerinden biri. Yanlış anlamayın, fantezi, büyü, sihir gibi şeyleri severim. Ama gene bir maalesef bunlar bu filmin içinde oldukça sırıtıyorlar. Sanki filmi yazanlar bir sürü mantık dışı şeyi, açıklasak açıklasak doğaüstü bir güç ile açıklayabiliriz demişler. Bu yüzden film ne tarihsel olarak doğru olabilmiş, ne de fantastik öğeleri iyi kullanabilmiş.

Nedense Alien’da ki Sigourney Weaver geliyor insanın aklına.Sonuç olarak ortaya son derece klişe bir film çıkmış. Temel olarak Apocalypto’yu al, Stargate’in içine at, karıştır. Daha sonra da filme 300, Alien, Jurassic Park’tan ufak alıntılar koy şeklinde bir film ortaya çıkmış. Filmin orijinal olabildiği anlar, mesela mamut avı gibi kısımlar oldukça eğlenceli. Hatta zaman zaman aksiyon sahneleri de fena değil. Ama genel olarak, zaman zaman muhteşeme yaklaşan bilgisayar destekleri animasyonları olmasa bir sinema filminden çok televizyon için yapılmış bir film gibi.

Film genel olrak sıkıcı değil, seyrediliyor. Filmden çıktıktan sonra filmi analiz edip bri sürü mantıksızlığın farkına varmazsanız ve türün başka örneklerinin değişik bir ortamda kolajlanması sizi rahatsız etmez ise film oldukça hoş bile gelebilir.

Sinan’ın Notu: 5.5

Filmin imdb sayfası

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Sivas ‘93

Sivas ‘93Dün akşam CKM‘de müthiş bir oyun seyrettik. Adı: Sivas’93. Ama maalesef tüm medya tarafından yeterli ilgiyi görmemiş (politik davranmak için görememiş) bir oyun.

Genco Erkal‘ın Türk tiyatrosu için önemini anlatmak anlamsız olur, ama bence hayatının en önemli işini yapmış. Bu oyunda bize üzeri acilen örtülmüş tarihimizin kara bir lekesini unutmamamızı, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu (ki bu tehlike sadece cahilliğimiz), bugün ki politikacılarımızın köklerini, neler düşünerek ve bunları utanmadan dile getirerek buralara geldiklerini açık seçik gözler önüne serdiler.

Ben oyunu izlerken genelinde diyebilirim ki ağlamamak için kendimi çok zor tuttum. Oyunun en büyük özelliği belgesel oyun olması. Oyun sadece gerçekleri yansıtıyor o talihsiz günü saniye saniye seyirciye yaşatıyor. Yazarın olaylar hakkında yorumu yok, yorumu seyirciye bırakmış, oyunda sadece gerçekleri saniye saniye hatırlaıyor. Genco Erkal bu oyunu sadece yazmakla kalmayıp yönetip oynamış. Müzikler ise başka bir kıymetli sanatçımız Fazıl Say tarafından yazılmış. Oyunda sahne, kostüm, dekor yok. Sadece fonda bir perde, bu perdede de oyun süresince video gösterisi (hiç birisi canlandırma değil gerçek görüntüler) oyuncular simsiyah sahne siyah. Bu bence seyircinin dikkatini sadece acı gerçeklere odaklamasını ve oyundan bir saniye bile kopmamasını sağlamış.

Hayret ettiğim bir konu daha var iktidar bu oyunu nasıl atladı? Nasıl kaldırmadı? Haberlerimi yok yoksa? Fazıl Say’ın bestelediği Metin Altıok Oratoryosunu sansürlemişlerdi de…

CKM o gece doluydu. Oyun bitişinde tüm seyirci ayakta dakikalarca alkışladı. Herkes ağlamaklı ve herkes içinden eminim ki şunu sorguladı: bizi bugünlere getireni. Planlı geriletme hareketleri ile eğitim ve hukuk adına neredeyse geri dönülemiyecek tavizlerin verildiği bir iktidarın varlığı… Bunlar nasıl geldi? Biz nasıl sustuk? Bu nasıl bir oyun? Hatta bazıları “canım belediyeler gayet iyi çalışıyor baksana adamlar en azından parkları bahçeleri temizledi ben yine onlara veririm oyumu” bazıları ise ekonomi bilgisi olmadığından “dolar bak sabitlendi onu da bu adamlar yaptı oyum yine onlara” demiştik nasıl demişiz dediler.

Seyircinin son sözü: Bu oyunu sakın kaçırmayın mutlaka seyredin.
Genco Erkal: ÜZÜLEREK SÖYLÜYORUM İZLEYECEKLERİNİZİN HEPSİ GERÇEK

İlgili bağlantılar:
Dostlar Tiyatrosu web sitesi

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

İşte İnsan

Sarıyer Belediyesi’nin marifetlerini daha önce yazmıştık. İşte bu da son marifetleri:

Daha ayrıntılı bilgi için buraya, buraya bakabilirsiniz.

Sarıyer Belediyes

Dahası da var. Tabii, belediye başkanı dediğin bunu yapınca gerisi normal. İstanbul Kartal’da birisi yavru, iki köpek canlı canlı yakılarak öldürüldü. Hem de 6. sınıf öğrencileri tarafından. Buradan ve buradan ayrıntılarına bakabilirsiniz.

Kartal Vahşeti Kartal Vahşeti

Etrafta bunlar olurken siz ne yapıyorsunuz?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu