Sinan Taga tarafından 17 Haziran 2009 tarihinde yayınlandı.
Kategori: Genel.
Biraz önce Efes Pilsen - Fenerbahçe maçı sona erdi. Sona ermesi ile beraber de çirkin Fenerbahçe taraftarı yüzünü gösterdi. Eskiden basket maçları çok farklıydı. Basketbol seyircisi daha medeni daha uygardı. Ama son zamanlarda özellikle Fenerbahçe ve diğer kulüplerin maçlara seyirci adına bir sürü serseriyi getirmesi. Futboldan sonra basketbolun içine edilmiş durumda.
Fenerbahçe taraftarımı olmama rağmen Avrupa kupalarında gidip Fenerbahçe’yi desteklediğime pişman oldum. Bakalım bu rezalete nasıl cevap verilecek. Bana kalırsa Fenerbahçe’nin gelecek tüm sezonu seyircisiz oynaması bile az bir ceza olur.
Ayrıca ikincilik ödüllerini almaya da takım gibi değil de soytarı gibi çıkmaları da zaten bir çok şeyi ortaya koyuyor.
Efes’e tebrikler. Fenerbahçe’ye yazıklar olsun.
Berkeley, Harvard, MIT, Princeton, Stanford, ve Yale dünyanın en iyi üniversiteleri arasında sayılıyorlar. Buralarda okuma fırsatınız bugüne kadar olmamış olabilir. Bugüne kadar diyorum çünkü bir Internet sitesi sayesinde bu üniversiteler ayağınıza geliyor.
Academic Earth adlı bir site sayesinde bu ünivesitlerde ders veren profesörlerin derslerini takip etmek mümkün. Site son derece güzel bir şekilde düzenlenmiş. Derslere podcast veya flash video olarak da erişebilirsiniz.
Bunun en iyi yanı ise herşeyin bedava olması. Interneti mükemmel yapan şeylerden bir tanesi de bence bu paylaşım. Tavsiye ederim. Özellikle de bizim üniversitelerimizde ders veren hocalara tavsiye ederim…
Bundan sonra İbrahim Tatlıses gibilerinde ortaya çıkıp “Oxford vardı da biz mi gitmedik?” gibi mazaretlerine de engel olabilir.
Lise zamanında özel ders almaya gittiğim birisi vardı. Bir gün oraya gittiğimde dikkatimi bir kitap çekti. Kitabın adı “Aptallar Çabuk Ölür” idi. Bunu gördüğüm zaman kitabın başlığının çok etkileyici olduğunu aynı zamanda bu sözün de çok doğru olduğunu düşündüm. Bu düşüncelerimi hocama cevabı hiç de beklediğim gibi değildi. “Ama doğru değil ki…”
O zamandan beri aklımı kurcalayan bir konudur bu. Dikkatlice düşününce aptalların pek de çabuk ölmediğinin farkına varabilirsiniz. Hatta çok da dikkatli düşünmeye gerek yok. Başka nasıl etrafta bu kadar çok aptal olabilirdi ki? Ama durum sadece insanlarda böyle… Yaşam tarzımız aptalların hayatlarını son derece rahat bir şekilde devam ettirmesine olanak tanıyor. Durum böyle olunca acaba bir gün aptalların sayısı akıllıları geçecek (eğer hala geçmediyse) ve eninde sonunda Dünya’da akıllı insan kalmayacak diye düşünüyorum. Peki bunun sonucunda Dünya üzerindeki diğer hayvanlara karşı tek avantajı aklı ve zekası olan insan türünün durumu ne olacak?
İşte öyle bir düşünce…
Bu arada daha sonra kitabı buldum. Yazarı Mario Puzo, hani şu Godfather’ı yazan adam. Merak edenler kitaba buradan bakabilirler.
Monopoly çok sevdiğim bir oyundur. Bu blogda da monopoly’nin bir sürümü ile ilgili bir yazı yamıştım. Geçenlerde bir e-mail aldım. Monopoly’nin sahibi Hasbro’nun Türkiye’deki iletişim firmasından gelen bu e-mail’de Monopoly ile ilgili bir haber vardı.
Monopoly’nin bir dünya şampiyonası var kazanan 15.000 $ da alacak.
İşte bana gelen haberi iletiyorum. Açıkçası bende bu şampiyonaya katılmayı düşünüyorum. Çok eğlenceli olabilir.
Monopoly Dünya Şampiyonası için dünyanın her köşesinden Monopoly Şampiyonları Las Vegas’ta yapılacak büyük finalde buluşuyor… ‘Stratejilerime ve şansıma güvenirim, en çok oteli ben kurarım, en fazla parayı da ben kazanırım’ diyorsan, Las Vegas’ın yolu Türkiye Şampiyonası’ndan geçiyor.
### Monopoly Üstadları Aranıyor! ###
Monopoly bilgisine ve elbette şansına güvenen yarışmacıların kıyasıya rekabeti sonunda 50 Monopoly üstadı, Türkiye Şampiyonası Finali’ne katılmaya hak kazanacak.
Finalistlerin bir araya gelip Monopoly oynadığı; zarların, tapuların, paraların, tekliflerin havada uçuştuğu Türkiye Şampiyonası Finali ise keyifli bir rekabete sahne olacak. Şansını doğru taktiklerle birleştirerek rakiplerini eleyen, Türkiye Şampiyonluğu’na adını yazdıracak!
### Bekle Bizi Las Vegas! ###
Monopoly Türkiye Şampiyonu, bir arkadaşını da yanına alarak, 20-22 Ekim 2009 tarihlerinde gerçekleştirilecek Dünya Şampiyonası için şans, para ve eğlencenin sembolü rüya şehir Las Vegas’ın yolunu tutacak. Şampiyonumuz 15.000 $ para ödülünün yanı sıra Dünya Şampiyonluğu için yarışacak.
Lasvegasagidiyoruz.com sitesine gir hemen yarışmaya başla, final için yerini ayırt. Las Vegas seni bekliyor!
UNUTMA, HEYECAN DOLU ÖN ELEME TURU 2 MART’TA BAŞLAYACAK VE 9 NİSAN’A KADAR SÜRECEK!

Çok fazla televizyon seyreden biri değilim. Ama iki gün boyunca hasta olarak evde kalınca mecburen televizyon ile haşır neşir olmak zorunda kaldım. Farkettiğim ilk şey televizyonların ne kadar iğrenç bir ortama dönüşmüş olduğu idi. İki gün boyunca neredeyse sabahtan akşama televizyonun karşısında tek adam gibi programa rastlayamadım.
Herhalde bir halkın yozlaşmasının en büyük göstergelerinden biri televizyonda gösterilenlerin kalitesi. Sabahları zaten kanallarda bir şey bulmak mümkün değil. Ya biri birilerini evlendirmeye çalışıyor, ya biri birilerine hakaret ediyor ya da buna benzer abuk sabuk şeyler gösteriliyor. Daha sonra Yemekteyiz adlı yarışma programı başlıyor. Yaklaşık üç saat boyunca son derece düzeysiz bir şekilde devam ediyor. Yanlış anlamayın bu sadece sabahki kısmı aynı programı daha sonra “prime time” da gene izliyoruz. Yemekteyiz’i izlemek istemeyip başka bir kanala geçmnek istiyoruz orada da karşımıza “Yemekte Bizdeyiz” diye bir şey çıkıyor. Bir kanal daha değiştiriyoruz bu sefer birilerinin bir kutu açtığı yapay bir gerilim yaratıldığı bir yarışma karşımıza çıkıyor. Hepsini biliyoruz. Benim bu yarışma ile anlamadığım bir diğer şey de yarışmacı belli bir para kazanıyor. Sonra kutusundan daha fazlası çıkıyor. Bir anda ölüm sessizliği sanki sanırsınız ki adam (ya da kadın) biraz önce havadan milyonlar kazanmadı da herşeyini bir anda yitirdi.
Bir de haberler var. Hayır diyelim ki halkımızın çoğu böyle abuk sabuk şeylerden hoşlanıyor, kalitenin düşüklüğünden şikayet etmeden bunları seyrediyor. Ama düşünüyorum ki haberler çıktığında insan bir haber izlemek ister. Ama ne mümkün ki yıllarını gazeteciliğe vermiş kendini haberci olarak tanıtan Ali Kırca’nın Uğur Dündar’ın haber programlarında bile haber izlemek mümkün değil. Habercilik artık şundan ibaret, 9.90′a satılan cep telefonun izdihamı, balık fiyatlarının güncel durumu, vatandaşımız ne kadar balık almış ne kadar kar etmiş veya Atv dizilerindeki kebaplar en iyi nerede yapılırmış… Hem de kısaca değil dakikalarca… Yani gerçekten insanların televizyonda ana haber bülteninde görmek istedikleri bunlar mı?
Bir de yeni çıkan bir bulandırma olayı var. Sigara çıktı bulandır. Meme gözüktü bulandır. Bakkalın önündeki deterjanlar gözüktü bulandır. Neredeyse tüm ekran bulanmış önemli değil. Önemli olan halkımızı zararlı şeylerden korumak, ama onları aptal yerine koymak problem değil.
Tabii bu konulara itiraz etmesi gerekenler, bu konuda yazması, tepki göstermesi gereken aydınlarımız var diyebiliriz. Ama dememek lazım ne de olsa onların da maaş çeki aynı yerden geliyor.
Yazık.
Perşembe günü Fenerbahçe’nin Lottomatica Roma ile olan maçına gittik. Fenerbahçe maçtan önce ilk 16′ya girmeyi garantilemişti ama bu maçta rakibine on sayı fark atarsa gruptan ikinci çıkacaktı.
Maçın en sonuna doğru beraberlik durumu devam ediyor. Bir Fenerbahçe atıyor bir Roma. Bir dakika kala maç 70-70 oldu. İşte benim anlamadığım durumda burada başlıyor. Anlayan veya doğrusunu bilen biri varsa beri gelsin.
Şimdi kalan dakikada Fenerbahçe on sayı yapamayacağı için maçın uzatmaya gitmesi Fenerbahçe’nin lehine olacaktı. Dolayısı ile Fenerbahçe’nin basket atmaması gerekiyordu. Ama attılar. Bunun üzerine kendi kendimize “Eh adamlar ne atacak ki? İki sayı onlara yetiyor dedik. Ama adamlar gidip basket attılar. Şimdi son hücum süresi Fenerbahçe’ye geçti. Kalan 24 saniye de top dolaştırsalar maç uzamaya gidecek. Ama kendi kendimize gene dedik ki “Ee şimdi adamlar faul yapacak…” Ama yapmadıla, gene anlamadığım bir nedenle Fenerbahçe ve Ömer Onan basketi atabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Ama girmedi. Maç uzatmaya gitti ve neredeyse de on sayı farkı yakalıyorlardı.
Peki de neden kimse maçı uzatmaya götürmek için bir çaba sarfetmedi. Anlayan varsa bir zahmet açıklasın.
Geçen akşam dört kişi Bostancı’da bulunan Cercis Murat Konağı‘na gittik. Ne zamandır önünden geçtiğimiz ama fırsat bulamadığımız bir yerdi. Sağnak arkadaşımızın ısrarları sonunda o akşam yemeğini de orada yemeye karar verdik.
Adından anlaşılacağı üzere Cercis Murat Konağı, Mardin Mutfağı’ndan örnekler sunan bir restoran. Bilinen kebaplar da mönü de var ama biz buraya kadar gelmişken Mardin’in yemeklerinden tadalım dedik. Kebaplara birazdan geleceğiz ama ilk önce mezeler.
Mönüde yazan mezelerin çoğu tanıdık değildi, bu yüzden bizde garsonumuzdan yardımcı olmasını istedik. O da bize on on adet meze örneğinden oluşan bir servis getirdi. Resimde gördüğünüz bu mezeler içinde daha önce tattığım bir tanesi yoktu. Hatta bir kaç tanesi dışında adlarını ve nelerden olduştuklarını da hatırlamıyorum. Tek hatırladığım muammara denilen bir şeydi. Bunun dışında tabakta bulunan küflü yoğurt ve pekmezli patlıcan ezmesi de grup tarafından en beğenilen mezeler oldular.
Kebap kısmına gelince gene gene garson yardıma koştu ve Mardin’e özel kebapları anlattı. Bunun üzerine ben Hammis denilen bir kebabı, Sağnak ise Mardin Kebabı’nı tercih etti. Kızlar ise anlaşılmaz biçimde her yerde yiyebilecekleri Beğendili Kebap’ı paylaşmaya karar verdiler.
Mardin Kebabı içinde sebze olan bir kebap. Sağnak tarafından oldukça beğenildi. Hammis ise saçta özel bir şekilde pişirilen bir çeşit kavurma. Ama oldukça lezzetliydi.
Bunun dışında yemeğin yanında hepimiz ayran içtik. Ayran bakır kupalarda servis edilen oldukça lezzetli bir ayrandı.
Yemek sonunda bir de mıra denilen özel bir kahve deneyebilirsiniz. Oldukça değişik bir tadı olan mıra kahve severlerin hoşuna gidebilir. Bu arada mıra içmenin de özel bir raconu varmış. İlk olarak mırayı fondip şeklinde içmek lazım. Daha sonra eğer daha isterseniz fincanı mıracıya uzatıyorsunuz o da yenisini veriyor. Eğer istemez iseniz bu sefer uzatırken parmağınızı bardağın üzerine koymanız lazım ki istemediğiniz anlaşılsın. Fincanı masanın üzerine boş olarak koymak ise ağanın yapacağı bir şey. Böyle olursa mıracıya bir bahşiş vermeniz gerekebilir.
Bunların dışında gerek mekan, gerekse personel iyiydi.
Sonuç olarak Cercis Murat Konağı’nda yediğimiz yemekten genel olarak memnun kaldık. Tavsiye ederim.
admin tarafından 24 Aralık 2008 tarihinde yayınlandı.
Kategori: Genel ve video.
The Mom Song from Northland Video on Vimeo.
Güncelleme: Video Vimeo’dan kaldırılmış ama Youtube da var. http://www.youtube.com/watch?v=ESe-AysF9mw
Giremiyorum demeyin, deneyin. Başbakanımız girebiliyor…
Yaklaşık 2 ay önce bende pazarlama unsurlarına ve kışkırtmalara dayanamayıp bir Iphone 3G aldım. Aslında önceki telefonumdan gayet memnundum ve değiştirmeye de niyetim falan yoktu. Ta ki, onunla beraber denize girinceye kadar. Aslında bu benim için şaşırtıcı bir durum değil çünkü bu güne kadar kullandığım hemen her cep telefonumun başına beklenmedik bir kaza ve ömründen önce değişme zorunluluğu geldi. Gördüğünüz gibi bu konuda sabıkamı itiraf etmiş durumdayım. Karşılaştığım sorunda tam burada başlıyor. Benim bu sakarlığımdan Iphone’da nasibini aldı tabiî ki. Hem de 2. ayını bile doldurmadan. Yaklaşık 30 cm boyundaki bir sehpadan kayarak yere düştü ve ekranındaki cam, ters bir bölme işareti şeklinde kırıldı. Buna rağmen telefonun işlevlerinde en ufak bir aksaklık veya arıza olmadı. Sorun sadece tek bir tuş ve koca bir ekrandan ibaret olan telefonun ekranında ki kırığın canımı sıkması. Bunun için önce Turkcell Gold’da mobil hizmet veren arkadaşlardan(telefonunuzu sizden alıp yetkili servise götüren birim) Iphone’un camının kaça değiştirebileceğimi sordum. Cevap “Değişme yok veriyorsun, senin telefonunu belirledikleri bir paraya sayıyorlar, sende yeni bir telefonla takas ediyorsun.” Turkcell’deki arkadaşın bu bilgisi beni tatmin etmeyince kendim Genpa’yı aradım (Genpa: yetkili Iphone servisi). Burada yaklaşık beş dakika beklemeden sonra telefonu açan hanımefendiye telefonun durumunu ve Turkcell’de ki arkadaştan aldığım bilgiyi aktardım ve doğru olup olmadığını sordum. Hanımefendi beni yine beklemeye alıp biraz daha zaman geçirdikten sonra bilgiyi doğruladı ve telefonun takas edilebileceği fiyatı belirlemek için servise götürmem gerektiğini belirtti ve kapattı. Bu durum hala aklıma yatmamıştı. Bu bahsedilen bir teknik servis hizmeti değildi. Sonuçta sadece basit bir cam kırığını değiştirmek yerine tekrar yeni bir telefon parasına yakın bir fiyata telefonun yenisini vermek ne kadar bir teknik hizmet sayılabilir? Tüm bunların yanı sıra, internette yaptığım ufak araştırmayla bu problemin yetkili olmayan iPhone servislerinde takas ettirebileceğimden çok daha düşük bir fiyata yaptırılabileceğini de gördüm. Genpa’yı yeniden aradım. Durumu tekrar anlattım, hanımefendi bana bu telefonların içerisine teknik müdahale yapılamadığını belirtti. Durum böyleyse ben bu telefonun pilini değiştirmek istiyorum dedim. Hanımefendi bu sefer tabiî ki değişir dedi. Ancak, ben pilin diğer telefonlardaki gibi demonte bir şekilde bulunmadığını hatırlatınca tekrar beklemeye aldıktan sonra, buna da müdahale yapılamayacağını, yine takas yapılması gerektiğini, telefonun distribütörü ana firmanın onlara önerdiği uygulamanın bu olduğunu söyledi.
Sonuç olarak hala telefonumda ters bölme işaretiyle dolaşıyorum. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de herhangi, bir elektronik ürünün distribütörlüğünü yapabilmek için teknik servis hizmetleri konusunda da asgari yeterlilik şartları aranıyor. Bilginiz olsun, kullanım kılavuzunda “telefonunuzun camı kırılırsa sakın müdahale etmeyin ve en yakın yetkili teknik serviste camınızı değiştirin” denmesine rağmen Türkiye’ye Iphone’lar ithal edilirken teknik servis hizmetleri için bir asgari yeterlilik aranmamış. Bas bas satan arkadaşlara da sevgiler.
Bugün Can Dündar‘ın yazıp yönettiği Mustafa adlı filme gittik. Konu Mustafa Kemak Atatürk olunca her zamanki gibi tartışma eksik olmuyor. Şimdiden konuyla ilgili yazılıp çizilenler etrfata çoğalmaya başladı. Bende kendi izlenimlerimi anlatayım dedim.
İlk olarak belirtmek gerekir ki Mustafa aslında bir belgesel. Bunu söylememin sebebi bazıları tarafından bunun sanki bir sinema filmi gibi aktarılması. Ama bir belgesel olması sizi Mustafa‘yı seyretmekten alıkoymasın.
Filmde, Mustafa’nın doğuşundan başlayarak ölümüne kadar olan hayatını anlatılıyor. Zaten bu kadarı anlaşılıyor ama film diğer Atatürk belgesellerinden biraz farklı.
Bu filmde Mustafa Kemal bir insan olarak tanımlanıyor. Yani sadece müthiş tarafları ile değil, insani zaafları ile de aktarılmış. Bana kalırsa bu onu basitleştirmekten öte daha da büyük bir insan haline getirmiş. Normal, bizim gibi bir insanın nasıl bir dünyanın en büyük askerlerin ve devlet adamlarından biri haline geldiğini anlatıyor. Bu yüzden bence oldukça başarılı bir çalışma olmuş.
Bana kalırsa fimin bazı yerleri biraz kısa geçilmiş. Mesela Çanakkale’deki zaferi, Samsun’a çıkışı vesaire gibi olaylar üzerinde durulmamış. Bunun yerine Mustafa Kemal’in o anki hali üzerine yoğunlaşılmış.
Sonuç olarak ben oldukça beğendim. Son derece güzel bir belgesel olmuş. Can Dündar iyi bir iş çıkarmış. Kesinlikle tavsiye ederim.
Sinan’ın Notu: 8/10
Bu arada yeni öğrendim ki, Turkcell son anda filme sponsor olmaktan vazgeçmiş. Bunu da “bizim her kesimden müşterimiz var, bu filme sponsor olursak bir kesimi karşımıza alabiliriz” gibisinden gerzekçe bir sözle açıklamaya çalışmışlar. Bence Turkcell’in ayıbı çok büyük. Kınıyorum…
admin tarafından 27 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.
Kategori: Internet.
Çok değil bundan bir kaç sene öncesine kadar Türkiye’de Internet olması gerektiği gibi sansürsüz, açık ve demokratik bir şekilde yaşanabilen bir deneyimdi. Ama artık öyle değil. Hergün başka siteler cahil savcı ve hakimlerin eline düşüyor ve kırmızı bir yazı ile erişime kapatılıyorlar. Hatta bazen o yazıyı bile görmek mümkün değil.
Türkiye’de Internet’in geleceği karanlık. Ama ileride neler olabileceğini nasıl bir hale geleceğini pek de anlamayanlar varsa onlara geleceği gösterebiliriz.
Ufak bir Firefox eklentisi. Adı China Channel Firefox Add-on. Yaptığı iş ise çok basit. Firefox’a bir eklenti olarak yükleniyor ve Çin’in uyguladığı sansürü evinizin rahatlığında yaşayabiliyorsunuz. Türkiye’de gidişat bu duruma yaklaşıyor. Ama hiç değilse önümüzde örnek var. Bu duruma düşmeden bir şeyler yapmak mümkün.
Aranızda Türkiye’de durumun bu kadar vahim olmadığını düşünenler veya durumun önemi kavrayamayanlar, ya da hiç umurunda olmayanlar olabilir. Açıkçası Türkiye’de de durum vahim. Binlerce siteye erişim engelli durumda. Ama kendini gelişmeye kapatan devletlere (imparatorluklara) neler olduğunu birinci elden bilen insalar olarak buna bir dur demek lazım. Bu olay er ya da geç herkesi ilgilendiriyor.
Deneyin, denetin, sansürün ne kadar kötü olduğunu mümkün olduğunda kadar çok kişiye anlatın.
Çin sansürünü yaşamak ve geleceğinizi görmek için gerekli Firefox eklentisini buradan indirebilirsiniz.
admin tarafından 26 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.
Kategori: Internet.
Cuma öğleden sonra bir anda Blogger’a Türkiye’den erişim yasaklandı. Bu aslında bazıları için çok da sürpriz bir gelişme değil. Neyin ne olduğunu bilen insan dışında çok fazla da gürültü çıkmadı aslında. Youtube erişim ilk kapatıldığı zaman daha fazla tepki gelmişti. Şimdi de yüzbinlerce kişinin kendini ifade etmeye çalıştığı bir platforma erişim yasaklandı.
Aslında bizim gibi bir millete müstahak bir hareket. Youtube kapatıldı. Biraz bağırış çağırış, biraz tepki… Daha sonra yavaş yavaş azalan tepkiler ve en sonunda bu konuya dikkat çeken bir kaç kişi dışında olay neredeyse unutuldu. Youtube hala kapalı. Onun dışında bir sürü siteye erişim yasaklandı. Onlarda o kadar ses bile çıkmadı. Şimdi ise Dünya’da en fazla ziyaret edilen bir ortam, yüzbinlerin kendini ifade ettiği belki de gelir sağladığı bir ortama erişim yasaklandı. Bir kaç yayın organında bir iki paragraf halinde çıkan yüzeysel yazılar dışında, bizim basınımızın tepkisi yok.
Aklıma gelen tepkilerden bazıları şunlar. Mesela bu davaları açan savcılara ve bu kapatma kararını veren hakimlere “Halkı cahilliğe teşvik etmek” suçu ile dava açılabilir mi? Ya da ne bileyim “Atatürk ilkelerine karşı gelmek”ten dolayı bir dava açılabilir belki. Ne de olsa özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir diyen bir adamın daha önemli bir ilkesi olabilir mi?
Tabii Türk Telekom Müdürlüğü’nü es geçmemek lazım.Tembelliğinden veya acizliğinden dolayı tek bir sayfaya erişimi engellemek yerine bütün servislere erişimi engellemenin bir yaptırımı olması lazım. Ama ne de olsa tekel olmanın dayanılmaz hafifliği bu.
Ben avukat değilim, hukuktan fazla anlamam ama herhalde oralarda bir yerde anlayan birisi vardır. Onlar bu konuda fikirlerini belirtsin. Ya da başka bir önerisi olan varsa söylesin. Belki de daha etkili bir fikir çıkar ortaya.
Bu konu ile ilgili olarak şu yazılarda ilginizi çekebilir.
www.sansuresansur.org siteside bu konuya dikkat çekmek amacı ile açılmış.
Son Yorumlar